28 Mayıs 2019 Salı

Oruç Üzerine Bir Diyalog


Mehmet: Hava her ne kadar sıcak olsa da buraya gelmemiz gerçekten çok iyi oldu. Seninle birlikte denize bakıp uzunca süre sohbet etmeyi gerçekten de özlemişim.

Isaac: Çok aceleci davranma sevgili dostum, zaman senin için yavaş geçiyor olacak ki buraya geleli çok da vakit geçmedi. Daha koşacağımız çokça konu, çokça sohbet olacağına eminim.

Mehmet: Of of, yazık, yazık!

Isaac: Ne oldu sevgili dostum? Bu ses tonunun bu kadar kızgın olması için birinin yüksek mertebeden bir aptallık yapması gerekli. Şöyle bir etrafıma bakıyorum da pek anormal bir şey göremiyorum. Sıradan hayatın, sıradan insanları bu koşuşturma içerisinde devam ediyor gibi. Otobüsüne yetişmeye çalışan öğrenciler, bankta oturan teyzeler, uçan yabani güvercinler ve onları sinsice izleyen kediler haricinde pek de bir şey yok.

Mehmet: Olmaz olur mu?! Şuraya bak, Ramazan ayında bir şişe suyu nasıl da kafasına dikip lıkır lıkır içti. Hadi benim canım çekmez, etmez. Fakat insan da insanın halinden anlasın canım. Ayıp denen bir şey var. Zaten halihazırda oruç tutmaması apayrı bir rezalet değilmiş gibi utanmadan sıkılmadan yeyip içmesi onu çok daha fazla rezil biri yapıyor. Kusuruma bakma sevgili dostum, biraz iddialı bir laf olacak ama saygı göstermeyenin de saygı duyulmasını beklemek çok ilginç bir tutarsızlık!

Isaac: Öncelikle senin bu kadar sinirlenmiş olmanı gerçekten çok iyi anlıyorum. Fakat sinirlenmeni anlıyor olmam, onu haklı bulduğum anlamına gelmiyor. Şu an senin üzerinde de apaçık görüyorum ki din, din öğretisi ve ritülleri; kültür ile inanılmaz şekilde iç içe. Örnek vermek gerekirse günümüzde birtakım ırkların adlarını inanmış oldukları dinler belirliyor. Mardin çevresinde yaşayan Hristiyan Kürtlere Süryani, Müslüman olan Sırplara Arnavut demek, kesinlikle konuştuğumuz konunun en iyi örneklerinden olsa gerek. Üstelik sadece bu da değil. Schopenhauer'un yaratmış olduğu Demopheles karakterine göre Türkiye'nin konumuna rağmen bir Avrupa ülkesi sayılamamasının en büyük nedeni kesinlikle dindir.

Senin şu an sinirlendiğin şey artık dini bir görevin ötesinde kültüre karşı gelinmesinden kaynaklı olduğuna eminim. Fakat atlamış olduğun nokta her sosyal bilimcinin bildiği gibi kültürsüz insan yoktur, kültürü farklı insan vardır. Kültür; köktür, kimlikle gelir. Bu yüzden içinde yetiştiğimiz topraklar içerinde dini görüşlerimiz değişse bile hala daha o dini görüşün izlerini taşımaktan çekinmeyiz. Şaşırırken Allah Allah der, bir şeyin olmasını dilerken maşallah der, teşekkür etmek için de eyvallah deriz. Bu olay, o kadar normaldir ki üzerinde herhangi bir tartışmaya gerek dahi yoktur. Çünkü bunlar artık sevap kazanmak amacıyla söylenen dua sözcükleri değil, kültürün içine işlemiş -kimi zaman kulladığımızın bile farkına varmadığımız- kelimelerdir.

Söylemlerinden rahatlıkla anlayabiliyorum ki sen de oruç tutuyorsun. Peki ya kendine hiç sordun mu, "Ben neden oruç tutuyorum?" diye.

Mehmet: Bunun cevabı çok basit, çünkü fakirlerin halini anlamak için.

Isaac: Şu vermiş olduğun cevap bile farz olmasından ötürü emir ve sevap odaklı bakılması gereken oruca kültürel baktığını gözler önüne seriyor. Bir kere her şeyden önce, "Fakirlerin halini anlamak için." diye üzerinde biraz bile düşünülmemiş, kıytırık bir argüman sunarsan sana dönüp, "O zaman sizin Tanrı'nız da git fakir doyur deseydi!" derler ve sen de ilk başta "Ama zekat, fitre, sadaka..." diye toparlamaya çalışırsın fakat eline yüzüne bulaştıracağından bu sözle birlikte çok kötü gol yersin.

Mehmet: Sen söyle madem dostum, neden oruç tutulurmuş? Ayrıca neden elime yüzüme bulaştıracağım ki canım?! Gerçekten de söylediğin gibi Tanrı'nın halihazırda git fakiri doyur diye buyruğu da var. Üstelik ne tesadüftür ki maddi olarak güçlü insanlara farz olan bu görev, Ramazan ayında ya da sonlarına doğru yapılması uygun görülür. Yani oruç, empati yeteneğini çok geliştiren, çok önemli bir şeydir. Öyle ki kültürdü, mültürdü deyip işin içinden çıkılmaz.

Isaac: Empati yeteneğini geliştirdiği yargılanamaz bir gerçek. Fakat bunu yapmanın çok değişik yolları da var. Sen fakirlerin halini anlamak için oruç tutuyorsun fakat temiz kıyafetler ve ayağında bir çift pabuçla öyle mi? Madem olay fakirlerin halini anlamak, çıkar bakalım o ayakkabılarını da yürümeyi bir dene. Elini vicdanına koy; bu da çok iyi bir fakirin halinden anlama şekli değil mi?

Sen yapıyorsundur diye demiyorum ama saatlerce aç susuz kaldıktan sonra mükellef sofralarda iftar yapmakla gerçekten fakirlerin hali anlaşılmış mı olur? Neyse ki bilişim çağındayız bu anlatacağımı lütfen görmüş ol, bir grup Arap elleriyle koskocaman bir tepsi pilav ve et yerken kimin halini anlamış olabilirler? Fakirler sadece sahur ile iftar arasında mı fakir, fakir sadece Ramazan ayında mı fakir? Fakir, hep fakir!

Şimdi gelelim neden oruç tutulur meselesine. Sevgili dostum, aslında bunun cevabı inanılmaz kolay fakat işleri yokuşa süren sensin. Oruç, tapındığın Tanrı'yı hoşnut etmek ve onun buyruğuna boyun eğdiğini göstermenin yanı sıra nefis (nefs) denen o duyguyu terbiye etmek için tutulur. İşte tam da bu yüzden oruç, tipik bir "yememek-içmemekten" çok daha fazlasıdır. İnsanlar öyle ki nelerin orucu bozduğuna takılmaktan orucun ne olduğuna takılmadılar ve belki de bu yüzden salak salak şu bozar mı, bu bozar mı diye sorar oldular. Aslında orucun ne olduğunda dair düzgünce bir tanımla yaparlarsa kesinlikle kendileri a priori olarak neyin oruç bozup bozmadığını anlayacaklar. Çünkü sen de dahil olmak üzere herkes bilmelidir ki, oruç; dışarıdan içeriye bir şeyler sokmanın ötesinde bir kutsallıktadır.

Mehmet: Orucun ne olup olmadığına ve senin için ne ifade ettiğine daha detaylı öğrenmek için soracağım fakat şimdilik onlardan hariç olmak üzere, mutlak var Tanrı'nın emri nasıl olur da yerine getirilmez? Kültür olarak dedin de hadi gel teolojik olarak inceleyelim. Tipik bahaneler ve mazeretler haricinde inanan biri, neden oruç tutmaz?

Isaac: Eğer bir insan, inandığı Tanrı'sına hesabını verebileceğine inanıyorsa her türlü ibadeti yapmama hakkına sahip olur. Bu seninle benim konuşabileceğimiz ve kesin hüküm verebileceğimiz bir konu değildir çünkü haddimize değildir. Kimsenin Tanrıcılık oynamasına gerek yoktur. Hesap Tanrı'ya verilir, Tanrı kuluna değil. Fakat değinmeden etmek istemiyorum eğer senin söylediğin şeyi kesinlikle benimsiyor olsak benimle ahbaplığını derhal kesmelisin çünkü;

"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dostlar edinmeyin. Onların bazısı, bazısının dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır. Muhakkak ki Allah o zalimleri hidayete, doğru yola iletmez." (Mâide Suresi, 5:51)

Mehmet: Ah, benim en eski ve değerli dostum İshak, bu sana nasıl yapabilirim ki?

Isaac: Bu içten ve sıcak dostane davranışın için çok teşekkür ederim sevgili dostum. Genelde insanlar bu tip tutumlar için, "İşine geleni inanıyor, işine gelmeyene inanmıyor." şekilde sığ bir yorum yaparlar. Halbuki işin aslı ayıklama yapmak değil, vereceği hesabın ne olacağını bilmesidir. Çünkü insan, Tanrı'ya dahi kafa tutabilecek donanımdadır. Bunun nedeni ise oldukça basittir. İnsan, içerisinde Tanrı özünü barındırır. Tanrı'ya atfedilen özelliklerin tamamını karşılayamaz belki fakat insan da Tanrı gibi bilge, erdemli, iyi ve hatta yaratıcı olabilir.

Mehmet: Peki ya senin için oruç, tam olarak neye karşılık geliyor. Sana göre oruç nasıl tutulur ve hatta neler orucu bozar?

Isaac: Sevgili dostum; oruç aslında, kutsal bir YouTube challenge videosundan başka bir şey değildir. Bunun kuralını sen yazarsın; 15 saat aç kalma challenge, 1 ay boyunca TV izlememe challenge, 1 hafta boyunca küfür etmeme challenge diye uzayıp giden kendine meydan okumaların tamamı oruçtur. Bunları Tanrı için yaptığını dile getirdiğinde de kutsallığını kazanır ve bu çaban kesinlikle gözden kaçırılmaz. Ne adına oruç tutacağını seçtiğin için orucu bozan şey de ona göre şekillenmiş olacaktır. 1 hafta boyunca küfür etmemek için oruç tutuyorsan, o 1 haftalık süreç içerisinde küfür edersen oruç bozulacaktır.

Şaşıracak mısın bilmiyorum ama biz de oruç tutarız. Hatta;

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı." (Bakara Suresi 183. Ayet)

Paskalya'dan önce şeker ve hamur içeren yiyecekleri yemekten kaçınırız ve kendimize bu meydan okuma üzerinde kanalize ederiz. Bu olay Türkçe'de oruçtan çok, perhiz kelimesi ile tanınır. İngilizce'de fasting, hem perhiz hem de oruç tutma olarak çevrilir. Çünkü aslında etimolojik olarak oruç ile perhiz eş anlamlıdır. Oruç kelimesinin eş anlamlı olduğu kelimelerden biri de fasit olmak kelime grubudur. Fasit olmak ile fasting arasındaki benzerliğe bakılacak olursa perhiz ile oruç kelimelerinin eş anlamlı olması konusunda şüphe kalmayacaktır. Üstelik bir çinko daha, oruç da perhiz de Farsça kökenli kelimelerdir.

Sağlığı korumak ya da düzeltmek ereğiyle uygulanan beslenme düzeni anlamına gelen diyet sözcülüğünü bir kenara alalım. Eskiler bu anlama kelimeye diyet yerine perhiz derler. Yani neyi anlatmaya çalışıyorum biliyor musun sevgili dostum, oruç dediğimiz şey hiçbir şey yememek değildir, birtakım şeyleri yememektir.

Mehmet: Bunu kabul edemiyorum dostum. Çünkü;

"Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar." (Baraka Suresi 187. Ayet)

Buradan da rahat rahat anlaşılıyor ki birtakım şeyler yememek değil hiçbir şey yememek ve hatta içmemek gereklidir. Ayrıca zamanı ise oldukça kesin bir dille gün doğumundan gün batımına olduğu belirtilmiş şekildedir. Ayrıca Tanrı, hiçbir zaman kullarının kötülüğünü istemez. İbadetlerde her zaman bir yarar söz konusudur. Sen hiç "Oruç tut, sıhhat bul." lafını duymadın mı?!

Isaac: Öncelikle şunu demeliyim ki ben, "Oruç tut, sıhhat bul."a hiç inanmıyorum. Kendi gözlerimle görebiliyorum ki oruç tutan kişilerin oldukça halsiz ve bitkin olmaları, gün içerisindeki tempolarından oldukça düşük olmaları ve normalde yapacakları işleri yapmayı ertelemeleri resmen beni kanıtlar nitelikte. Üstelik oruç tutan kişilerin sürekli sinirli tavırları da cabası. Ayrıca yemek yemeyi geçtim, gün içerisinde oldukça uzun süre susuz kalma fikri vücudunun 3'te 2'sinin su olduğu bir canlı için inanılmaz korkunçtur. ATP gereken gerekmeyen her türlü yapım ve yıkım metabolizma olaylarına su, çok kritik bir rolle sahiptir. Aminoasitler yardımıyla protein sentezleyemeyen bir vücut, hangi yapıya katılabilir ki sıhhatli olsun?

Yaşadığımız ülkede orucun sağlığa etkisi adına akademik bir çalışma yapılsa ve sonuç hiç de senin duymak istemediğin şekilde olursa neler olabileceğini tahmin edebiliyor musun? Akademiden çıkan bilgiyi irdelemenin belli metodolojik öğeleriyle inceleme yapmak yerine, "Olur mu canım öyle şey, bunlar din düşmanı, biz dinimizi yaşayamıyoruz!" gibi sert ve radikal çıkışlar yapacaklar. Bu nedenledir ki üniversitelerimiz oruç hakkında haddimi aşarak söyleyeceğim tarafsız bir inceleme yapmaktan kaçınmaktadır.

Gün doğumundan gün batımına kadar ibaresi, yerel bölgelerin oruç tutma sürelerini inanılmaz şekilde değiştirmekle kalmıyor aynı zamanda mevsimsel olarak da değişiklik ekliyor. Almanya, Rusya, Belçika, Norveç gibi Ekvator çizgisinin oldukça kuzeyinde olan ülkelerde oruç tutma süresi 19 saatte kadar çıkıyorken, Çin, Japonya, Endonezya gibi Ekvator'a nispeten daha yakın ülkeler sadece 12-14 saat arasında oruç tutuyor. Grönland'da 21 saat oruç tutuluyor, üstelik gün 24 saat iken!

Bu hesabımızı sadece ülkeler üzerinden yapmamıza gerek yok, şehirler üzerinden bile oldukça rahatlıkla görülebilir. Ardahan'nın tuttuğu oruç süresi, Edirne'den daha kısadır. Çünkü orada güneşin doğumu ile buradaki güneşin doğuşu arasında fark vardır. Kuzey ya da Güney kutuplarındaki Eskimolara bol şans dilerim. Çünkü 6 ay gündüz, 6 ay gece olan bir yerde oruç tutma süresini tahmin edebiliyorsundur sanırım; 6 ay! Enlem ve boylam çizgilerine hakim olan, bir diğer diğer deyişle az buçuk coğrafya bilen biri demek istediğim şeyi rahatlıkla anlayacaktır.

Şimdi gelelim mevsimler meselesine. Kış ve sonbaharda, yaz ve ilkbahara göre geceler daha uzun gündüzler daha kısa olduğundan yani aslında dikkatini çekecek bir şekilde söylemem gerekirse güneşin doğma ve batma saatleri arasında muhteşem bir fark olduğu için kışın tutulan orucun süresi, yazın tutulan orucun süresinden çok daha kısadır.

Mehmet: Herkes bilir ki oruç tutulduğu zaman hücreler kendilerini kontrollü bir şekilde yenilemektedir. Kontrolsüz hücre bölünmesinin kanser demek olduğunu zaten biliyorsundur sevgili dostum. Demem o ki oruç, aklına gelen birçok şeyden daha faydalıdır. Ayrıca orucu kıymetli kılan şeylerden biri de Ramazan'da yani Kuran'ın indirildiği ayda farz kılınmasıdır. Senin sunduğun bu argümanlar orucu tamamen gereksizmiş gibi göstermektedir fakat orucun önemli, yararı ve teolojik yorumlanması gözden kaçırılmayacak şekilde gözümüze sokulmuştur.

Isaac: Ah, sen beni çok yanlış anladın! Amacım orucu değersiz göstermek değildi. Çünkü biliyorum ki nefs terbiyesi gerçekten de çok kritik bir olaydır. İnsanın aklına gelen envai çeşit fikirlerin, ihtiyaçların, soyut somut maddi isteklerin tamamını istenen anda gerçekleşecek diye kanı yoktur. Bu nedenle sabırlı olunması gerektiği kesinlikle öğrenilmek zorundadır. Bunun da yolu oruçla ya da bir diğer ismiyle perhizle mümkün olabilir.

Sadece iyi şeylerin teminindeki sıkıntılardan değil kötü şeylerin ta kendilerinden kaçınmak adına nefs ile mücadele etmek ancak ve ancak insan adı verilen bir canlının yapacağı erdemdir. Hayvanlar aleminde bir hayvan ne istiyorsa kesinlikle onu yapmaya programlanmıştır. Fakat insan için böyle bir şey söz konusu değildir, en azından söz konusu olmamalıdır.

Mehmet: Peki ya ikimizin ayrıldığı kısım tam olarak nedir? Senin söylemiş olduğun öğretiler ile benimkiler arasında pek bir farklılık bulunmuyor. Hatta öyle ki senin adını kullandığın nefs ya da nefis Arap literatüründen geçen İslam felsefesi ve teolojisi terimidir.

Isaac: Gerçekten orucun böyle olduğunu düşünüyor ve hatta inanıyor olabilirsiniz. Fakat ne yazık ki bunu gösteremiyorsunuz. Makattan taharet alındığında orucun bozulup bozulmaması hususunda takılı kalmak oruç kutsaliyetinin üzerine gölge düşürüyor. "Temizlik imandan gelir." sözünü başucu edip abdest türlerini övdükten sonra diş fırçalamanın orucu bozup bozmaması üzerinde bir tartışmaya sahip olmak, çok meşhur bir pidecide pizza sipariş etmek kadar saçma.

Oruç, belki de en düel çalışan ibadetlerden biridir. Kutsallığı anlamında öte pencereden gerçekten değerli olmakla birlikte maddesel dünyaya geçtiğimiz zaman "bir YouTube challenge'ı" olması, perhizi en özel kılan özelliklerden. Kendine aykırı bir iş yapmanın vermiş olduğu zorluk fakat bu zorluğun faturasının diğer insanlara kesilmemesi. İşte tam da oruç dediğin şey bu değil miydi?!

Mehmet: Eğer ibadetlerin kıymeti üzerinde bir sohbete girişeceksek sana katılamam çünkü biliyorum ki, "Namaz dinin direğidir." Konudan sapmak istemiyorum ve evet ne yazık ki sana bu fikirlerinde katılamıyorum. Her şeyden önce orucun düel çalıştığını söylemen başlı başına bir tutarsızlık. Çünkü sadece oruç değil, diğer hiçbir ibadet düel çalışmaz. Bir diğer deyişle ibadet kelimesinin tanımı gereği düel çalışmamalıdır.

Mesela en temel ibadetlerden biri olan iman etmeyi ele alalım. Eğer ibadetler düel çalışabilir dersek kutsal pencereden iman etmek gerçekten de büyük bir olay olur fakat maddesel dünya için bir şey çağrıştırmaz. Böyle bir durumda iman edilen kişi ibadet emrini verdiğinden bütün ibadetler yapılamaz anlamı çıkar. Bu da teist düşünceye tamamen aykırı olacaktır.

Isaac: Aslında sevgili dostum beni haklı çıkardın sayılır. İman etmek, temel bir ibadet olarak ele alınırsa tüm ibadetlerin düel çalışması gerektiğinden ve bununda ibadetlerin yapılması zorunlu eylemler olmaktan çıkardığını söyledin. Sohbetimizde sana daha önce söylediğim şeyi hatırlatmak istiyorum. "Eğer bir insan, inandığı Tanrı'sına hesabını verebileceğine inanıyorsa her türlü ibadeti yapmama hakkına sahip olur."

Ruhani anlamla ibadetler gerçekten de çok güzel işlerdir. Tapınma ihtiyacını gidermek, hayata anlam yüklemeye çalışırken duvara toslamayacağını bilmek ve seni sen olduğun için kabul eden, her zaman yanında olan (Ana rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni. Yeremya 1:5) üstelik de seni seven bir şeyle birlikte hayat denen meret bir miktar daha çekilebilir olur. Fakat yine de ibadetlerin madde üzerinde bir etkisi yoktur. Bir işin olsun diye namaz kılmazsın, bir işin olduğunda şükretmek için namaz kılarsın.

Mehmet: Peki ya bu bakış açısına göre dua ne konumda oluyor ki?

Isaac: Halihazırda sohbetimiz çok uzadı dostum onu da başka zaman konuşuruz. Hem bak iftara yarım saatten az kalmış. Gel bugün bana misafir ol, birlikte yer içeriz ardından da keyifli sohbetimize devam ederiz.

Mehmet: Bu dostane teklifin için teşekkür ederim. Rotamız belli o zaman, sizin eviniz!

Isaac: Ahahahaha hadi şimdiden yola koyulalım o zaman. Anca yetişiriz zaten.

17 Mart 2019 Pazar

anlam yok.

Nasılsın, merhaba, iyisin, tamam. Girişi uzun tutmak istemiyor ve derhal metnime atlamak istiyorum. Uzunca zamandır içten içe düşündüğüm bir olguyu yazıya dökmek ve paylaşmak istiyorum. Bunu bir yazıdan ziyade diyalog/monolog olarak gör. Fiil çekimlemekmiş, noktalama işaretleriymiş bunlarla çok uğraşmayacağım. Anlamak istediklerim var ve sen eğer dinlemek istiyorsan, hoş geldin.

Anlam yok. Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin anlamı olmadığına dair konuşmak istiyorum. Çünkü en sık yapılan hatalardan biri anlam arayışı esnasında farklı olguları anlam zannedip peşinde koşmak. En eğitimlisinden en cahiline kadar hemen hemen her insanın tosladığı bir duvar, hayatın anlamı. Kendine dürüst olmayı beceren, ders çıkarmasını bilen, kıvrak zekaya sahip, Dünya'yı iyi gözlemleyebilen, romantik düşüncelere dalmayan, at gözlüğü takmayan, -tamam uzatma kes- bir diğer deyişle kendisini geliştirebilmiş her insan bilir ki, hayatın anlamı yoktur.

Hayatın anlamı olmadığı söylediğinde yapılan ilk hatalardan biri hiç şüphesiz ki diğerleri, "Ama iyi insan olmak? Ama zengin olmak? Ama vatana millete hayırlı bir insan olmak? Ama başarılı olmak..." diye söyler durur. Bunlar hayatı anlamlandıran elementlerden çok uzak olarak, hayatın amaçlarıdır. Hayat anlamdırması ile hayatı gaye ile doldurmak arasında aslında kalınca bir fark olsa da insan denen mahlukat, ilk olarak bunu sürmeye asla çekinmez. Çünkü "Hayatın anlamı yok." derken kesinlikle kendisine ters düşen bir eylem yapmaktadır. Bu her ne kadar insan canlısına ters olsa da gerçekler apaçık ortada olacaktır.

Hayatın herhangi bir anlamı olmaması, amaç ile doldurulamayacağı demek değildir. Örneğin bir hayat gayesi olarak zengin olmak; herhangi bir anlam teşkil etmese de, iyi-kötü-güzel-çirkin-rahat-gergin gibi süslü kelimelerle ifade edilemese de bunun hayat amacı edilmesinde herhangi bir teşkil etmez. "Neden zengin olmak istiyorsun?" diye bir soru saçma ama hadi diyelim ki sorulmuş olsun, verilebilecek kesin cevap, "Çünkü istiyorum."dan başkası değildir. Bu zengin olma eyleminin anlamsızlığına gölge düşürmediği gibi herhangi bir anlam da katmaz.

Hayatın anlamsız oluşunu kabul etmeden önce çarptığım duvarlardan biri, "Bir teist olarak hayatın anlamsız olduğunu söylemek rasyonel olur muydu?" sorusu oldu. Çünkü genellikle teistler, iyi-kötü tanımlarının Tanrı kelamı olmadığı sürece keyfi olması nedeniyle keyfiliğe kaçacağını ve bunun da hayat anlamını temellendirmedeki en rasyonel fikir olduğunu savunur. Aslında pek haksız sayılmazlardır. İtiraflarım ve Hayallerim yazısında bahsettiğim gibi teizm, aslında hayatımı kurtarmıştır. Fakat sonra aklıma, "Rasyonel olmayan her şey yanlış, rasyonel olan her şey doğru mudur?" sorusu takıldı.

Sonda söylenecek şeyi başta söylemek huyumdur. Son kararım bir fikrin rasyonel olması, onun doğru ya da yanlış olmadığı yönünde olacaktır. Tamam kabul, çoğu zaman bu metodoloji işe yarar. Görünmez pembe renkli unicorn gördüğümü iddia etsem ve sizde rasyonel bir metot izleyecek olursanız, "İyi de nasıl hem görünmez hem de pembe olsun, demek ki bu bilgi yanlış." diyerek hakiki cevaba ulaşmış olacaksınız. İyi de bu örnekte işe yarıyor olması, her örnekte işe yarıyor anlamına gelecek midir? Mesela insan ırkını daha donanımlı ve güçlü yapmak için genetik olarak zayıf insanların hepsini katledelim. Cahil tek bir insan kalmayana kadar hepsini öldürelim. Bunu 10-15 nesil boyunca da devam ettirelim. İşte muhteşeme yakın bir insan ırkı yeryüzünde. İşe yaradı, rasyonel. Peki bu doğru mu? Elbette bunun yapılması ve pratikte uygulanması pek yanlış. "Hop hop sen iyi-kötü kavramı ile doğru-yanlış kavramını birbirine karıştırıyorsun." diyebilirsiniz, haklı olarak.

Buyurun başka bir örnek, Leptospira interrogans isimli bakteri yataklarınızda yaşayan bir bakteri türü. Bu bakteri, sıcaklığı sevmesiyle meşhur. Eğer yatağınızda biraz Leptospira interrogans bakterisi istiyorsanız yapmanız gerekenler oldukça basit. Gece uyanıp tuvalete gittiğinizde yatağınızın üzerini hiç vakit geçmeden yani soğumasına müsaade etmeden her seferinde örtün. Bunu sabah uyandığınızda da yapabilirsiniz elbette. Bingo! Yatağınızda bol bol Leptospira interrogans oluştu bile! Artık onlarla birlikte mışıl mışıl bir uyku çekebilirsiniz.

Şimdiii, nasıl bilgi? Havalı değil mi? Her neyse konudan sapmazsak eğer, cidden nasıl bilgi? Herhangi bir tutarsızlık içermiyor, bakteriler hakkında az buçuk bilgi sahibi olan kişilerinde onaylayabileceği bir şekilde hazırlanmış. Aslında oldukça rasyonel görünüyor ama uydurdum. Uydurdum yani baya baya, büyük ihtimalle bu bilgi yanlış. Üstelik rasyonel olmasına rağmen. İçerinde doğrulanabilir ve yanlışlanabilir verilere sahip olması nedeniyle oldukça sorgulamaya açık fakat yine de rasyonel. Peki ya, "Hayatın anlamı nedir?" gibi bir soruya nasıl rasyonel bir cevap verilebilir ki sorgulamaya açık olsun? Verilemez.

Bir teist için, "Hayatın anlamı var." bir ateist için "Hayatın anlamı yok." demek rasyonel. Tam tersi olarak bir teist için, "Hayatın anlamı yok." bir ateist için "Hayatın anlamı var." demek rasyonel değil. Fakat rasyonel olması ya da olmaması o bilgilerin doğru olduğunun göstergesi değil. Tutarlı olan bilgi yanlış olabiliyorsa, tutarsız olan bir bilgi de doğru olabilir. Uzun lafın kısası, bir teist, "Hayatın anlamı yok." dediği zaman irrasyonel konuşur fakat bu onun yanlış söylediği anlamına gelmez.

Hayatın anlamı yok dedik ve bu konuda anlaşık. Peki ya neden hayatın anlamı yok ve hayatın anlamı için var ya da yok dememizin, bu tartışmayı yapmamızın sebebi nedir? Bunlara girişmeden önce, hayatın anlamı olmadığı söylendiğinde hemen kişiye üzgünmüş, melankolikmiş gibi davranılır. Aksine anlam yok diyen kişi eksi değildir fakat artı da değildir. Eksi ve artı olmanın herhangi bir anlam teşkil etmediğini söyleyerek asıl olanın nötr olması gerektiğini savunur. Direkt nihilist yakıştırması yapılır. Anlam yok diyen biri üst-insan mıdır? Bence evet çünkü göz boyamalardan tamamen kurtulmuştur ve kendine aykırı bir iş yapmaktadır. Bir şeyleri anlamlandırma üzerine insandan daha iyi (ve hatta tek!) bir canlı yoktur. Anlamlandırma çabası ise çok samimidir, hayatta kalmak! Hayatın anlamsız olduğunu iddia eden kişinin de çabası çok samimidir, hayatta kalmak!

Eğer anlam var derseniz o kavramın tam karşılığına da bir anlam yüklemek zorunda kalırsınız. Örneğin zafer ile mağlubiyet kavramlarını ele alalım. Zafer anlamlı ise, mağlubiyet de anlamlıdır. Hayat denen bu anlamsız yolculukta zıtlıkların genellikle kötü olarak anılanı her zaman diğerinden daha çok yaşanır. Hayatta yaşanan mağlubiyetlerin sayısı, zaferlerden çok daha fazladır. Hüzünlerin sayısı mutluluktan, kötülüklerin sayısı iyilikten, kalitesizliklerin sayısı kaliteliden her zaman daha fazla olmuştur ve öyle olacaktır. Mutluluğa bir anlam yüklenecekse hüzün de anlamlı olacaktır. Üstelik hayat üzerinde mutluluğa nazaran daha dominant bir şekilde. Bu yüzden hüzünlü olmaya muhabbetimizin öncesinde atıf yapacak olursam eksi olmaya ayrılan süre, mutlu olmaya yani artı olmaya ayrılan süreden fazladır. Sırf arada bir artı olmak için sürekli eksi olmak ve bununla yaşamak yerine kökten nötr olmak çare olacaktır. Yani, hayatta kalmanın bir numaralı anahtarı bir şeylere anlam yüklemek değil onların anlamsızlığını kabul etmektir.

Gününüz nasıl geçiyor:

"Otobüsünüzü koşarak son saniye yakaladınız. Aşırı konforlu bir yolculuk geçiriyorsunuz ve otobüs resmen bomboş. Yollar da aynı keza! Dersinize vaktinde yetiştiniz. Hocanız notları okumaya başladı. Sınıfın birincisi sizsiniz! Mutluluktan havalara uçuyorsunuz ve %100 samimi tebrikleri kabul ediyorsunuz. Ardından hoşlandığınız kişiyi herhangi bir zorluk olmadan etkilemeyi başardınız, birlikte yemek yiyorsunuz. Okuldan sonra eve döndüğünüzde sizi tamamen olduğunuz gibi kabul eden ailenizle birlikte vakit geçirmeye başladınız. Uykuya dalarken de yarının ne kadar harika geçeceğini düşündünüz. Uyudunuz."

"Otobüsünüzü kaçırdınız. Bir sonraki otobüs geldi gelmesine de içerisi tıklım tepiş. Daha yeni duş almıştınız ama terden ölüyorsunuz resmen. Amcalar, teyzeler üzerinize çıkıyor inanılmaz rezalet bir yolculuk. Üstelik trafik de cabası. Dersinize geç kaldınız. Hocanız notları okumaya başladı. Büyük ihtimalle dersten kaldınız. Ardından hoşlandığınız kişiyle yemek yemeği teklif ettiniz. O da sizi reddetti. Okuldan sonra eve döndüğünüzde sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen fark kan bağı olduğu için birbirinize muhtaç olduğunuz ailenize selam verip odanızda bilgisayara, telefona gömüldünüz. Uykuya dalarken de yarının ne kadar berbat geçeceğini düşündünüz. Uyudunuz."

Aşağıdaki paragraf hayatımızın çok büyük bir bölümüdür, üstteki ise sadece bir kısmı. Eğer alttakine üzülmek istemiyorsak, üsttekine de sevinmemek gereklidir. Sırf artı olacağız diye eksi bir şekilde artı olmayı dilemek ve onun asla gelmeyecek olmasına rağmen ümit etmek çaresizlikten başka bir şey olmayacaktır. Uzun lafın kısası eğer hayatta kalmak istiyorsak, güçlü olmak istiyorsak, doğal seçilimle elenmek istemiyorsak anlamın olmadığı gerçeğine sıkı sıkı sarılmamız gereklidir. Aslında şimdi fark ediyorum ki, birazcık mütevazi olmak yeterlidir.

"Yahu hiç mi bir şeyin anlamı yok?" sorusuna geleceğim. Fakat şekerim evet, doğum günlerinin ve onların kutlanmasının da anlamı yok. Ona gelmeden önce şuna değinmek istiyorum. Beni tanıyan tanır, yazılarımda da görür. İnanılmaz sentezci biriyim ve bu özelliğimi çok seviyorum. Tez ile anti-tezi dansa kaldırtan sonra karar vermek, ot gibi bir yaşam sürmemek için yapılması gereken bir şeydir. Siyasi, felsefi, sosyolojik her kararımda bunu uygulamaya çalışırım. "Bütün Suriyelileri vatandaş yapalım." da demem "Bütün Suriyelileri def edelim." de demem. Sentezleyerek, "Kalifiye olabilecek, eğitimli, kaliteli Suriyelileri vatandaş edelim." derim. Schopenhauer'un aşk hakkındaki fikirlerini doğru bulmam fakat Descartes kadar da romantik düşünmem. Bu yüzden onları da sentezlerim ve mümkün oldukça doğru olanı temin ederim.

Peki ya konu anlam olunca? Hayır, sentezci olamıyorum. Çünkü, tek bir taviz verdiğiniz zaman yine eksinin içerisinde boğulmaya başlayacaksınızdır. Yine de kendimi tutamayarak, "Yahu hiç mi bir şeyin anlamı yok?" sorusuna cevap vereceğim. Sadece üç, ama sadece üç tane şeyin anlamı vardır evet, kabul. Anlam var ve anlam yok denmesinin sebebi neyse bu üç tanesinin anlamlı olmasının sebebi odur. Hayatta kalmak.

1. Fizik

"Fizik, bilimlerin şahı." der ve ekler sevgili hocam, "Eğer fizik bilmiyorsan mühendis, diplomanı alırsın fakat anca duvarına asarsın!" Fizik olmayan bir Dünya'yı düşünmeniz pek imkansız. Çünkü kuralları bir saat gibi işliyor. İstersen bu kuralları Tanrı yazdı de, istersen de Büyük Patlama oldu ondan ötürü de; umurumda değil. Fakat reddedilemez bir şekilde fizik, hayatımızın çok büyük bir şekilde içinde. Harmonik hareket yapan bir sarkacın periyodu, ip uzunluğunun karekökü ile doğru orantılı. Biz bu bilgi sayesinde viyadük ayaklarının kesinlikle aynı uzunlukta olması gerektiğini biliyoruz. Virajı yapmak için eğimli olacak olan yolda (merkez kaçtan ötürü yol, eğimli) eşit uzunluğa sahip olmayan ayaklarla viyadük yaparsan, periyotları eşit olmayacağı için o yol çöker. Çökmesi sonucu ne olur biliyor musun, ÖLÜRSÜN! İşte tam da bu yüzden fizik anlamlıdır. Nasıl ki eksiye kapılmamak için artıyı yok sayıyorsak ve ana gayemiz bunu hayatta kalmak için yapmaksa fizik de hayatta kalmamız için elinden gelen her şeyi yapar.

2. Matematik

Matematik, bir dildir. Bilim diyen kişiyle muhabbeti kesmeniz şiddetli tavsiye edilir. Büyük ihtimalle kendisi cahildir, zaman harcamaya bile değmez! Bu dil o kadar şahanedir ki, evrenseldir! Her yerde 2, 2 daha 4 eder. Fizik bilimini konuşmak için matematik dilini bilmek şarttır. Bu yüzden karekök ve doğru orantılı kelimelerini kalın yazdım. Matematik, fizik konuşmamıza yardımcı olduğu için bizi hayatta tutar.

3. Sevgi

Aslında ilk bakışta sevgi, birçok canı da almıştır. Fakat birçok canı da Dünya'da bırakmıştır. Sırf birinin uğruna bir şey yaptıran şey sevginin ta kendisidir. Sizi katil etmeyen şey de sevgidir. Sevmek ve sevilmek bir ihtiyaç, bunu biliyorsunuzdur. Fakat sevilecek birinin olmaması durumu sevilmenin üstüne geldiği zaman işler çok çirkinleşir. Bir diğer deyişle sevmek (büyüktür) sevilmek denebilir. Ben asla, "Birini sevmek zorunda değilsin ama saygı göstermek zorundasın." cümlesine inanmam. Sevgiyi, saygıdan üstün görürüm. Çünkü sevilen şeye saygı, ister istemez duyulur. Biri ya da bir şey sırf var diye saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum. 

Hayata, insana, kuşa, çiçeğe, böceğe, Tanrı'ya, maddeye, paraya artık her ne olursa olsuna duyulan sevgi, insanı hayata bağlayacaktır. Sevgi öyledir ki; o kişinin fikri, zikrinin önemi olmaz. Önüne geçer. Sevgi, kimlik gözetmez ve kalpleri ısıtır. Sevgi, belki de insan olmanın en güzel şeylerinden biridir. Üstelik hayata bağlayıcılığı sebebiyle iyi-kötü-çirkin-güzel gibi kavramlardan sıyrılarak tek öznel anlam olarak haneye yazılır.

Ben eminim ki, annemin çocuğu olmasam fakat şu anki kişiliğimden, fikirlerimden ödün vermesem beni sevmeyecekti. Ona göre tipik bir "cahil genç" olacaktım. Aynı keza ben de taban tabana zıt fikirlerimizden ötürü sevgi besleyemeyecektim. Fakat ebeveyn-çocuk ilişkisinin getirdiği sevgi ile birlikte böyle şeylere odaklanmamıza gerek kalmıyor! Bizi, hayatta tutmakla kalmıyor birlik olarak yaşamamızı da sağlıyor. Sevginin anlamsız olduğunu söylemek çok yanlış bir düşünce olurdu.

Sevgi öylesinedir ki, her dönemde herkesin konusu olmuştur. Filozoflar bir kenara birçok dinde bile sevgiden bahsedilir ve tüm dinlerin ortak noktası belki de sevgiden bahsetmeleridir.

  • Taoizm'e göre sevgi; merhamet, affetme, sabır duygularıyla yönetilir ve onun gerekliliklerine göre hareket eder.
  • Konfüçyanizm'e göre sevgi, üçe ayrılır. Akraba sevgisi, iyi niyete bağlı sevgi, affetmeye ve merhamete dayalı sevgi.
  • Hinduzm'e göre sevgi, Krişna'ya ulaşmanın yollarından biridir. Sevdikten sonra tanımaya başlar, tanıdıkça tabiatına sahip olur ve bir olur.
  • Buizm'e göre sevgi, aydınlanmanın ve Nirvana'ya ulaşmanın yollarından biridir.
  • Hristiyanlığa göre sevgi, sabırlıdır. Sevgi şefkatlidir. Kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
"İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.

Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır. 

Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır. Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır. Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır. Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım. Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir." (1. Korintliler:13)
  • İslam'a göre sevgi, iman etmek kadar güçlüdür.
"İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız." (Buhari-Müslim)

Sevmek, bir şeyleri çekilebilir kıldığından hayata bağlayıcıdır. Nitekim sevgi de, hayatta kalma potansiyelimizi çokça arttırdığından pek anlamlıdır.

Sonuç

Toparlamak gerekirse anlam yoktur. Bu apaçık bir gerçektir ve bununla barışmak hayat kalitesini çokça arttır. Anlam yüklendiği zaman belli başlı şeyler amaçlarından sapar ve kendini değerli sanar. Hayır, o körü körüne savunduğun ideolojinin ne bir anlamı var, ne de umrumuzda. Dünya'da fokur fokur kötülük kazanı kaynarken, iyinin anlamlı olduğunu ve üstelik ileri giderek iyinin anlamlı olması için kötülüğe ihtiyaç duyduğumuzu söylemek çok ağırdır. Birilerinin, başka birilerine şükür materyali olması trajedilerin en büyüğüdür.

En fazla 3-4 nesil sonra unutulacağımız şu Dünya'yı biraz fazla ciddiye alıyoruz. Eğer var olmak anlamlı ise yok olmak da anlamlı gelecektir ve bir insan için yok olmak ne muhteşem bir korkudur öyle! O zaman ne diyoruz hep beraber, "Takılın ağbi.". Bakın dalganıza, bir şeylere anlam yüklemek ve onun çevresinde gitmek için vakit kaybetmeyin. Hayat bunun için fazla kısa. Fiziğe güvenin, matematik öğrenin ve sevin. Çok samimi bir şekilde yalvarıyorum size, sevmekten asla vazgeçmeyin.

Aslında bunları okuduktan sonra belki de bana vicdansız diyebilirsiniz, hayır. Toplumsal katliamlar, ölümler, olaylar ve hatta belki kalkınmalar beni tahmin ettiğinizden de çok üzüyor. Gezi Parkı olaylarını, Sultanahmet saldırılarını, Reina katliamını, Beleştepe patlamasını, Ankara Garı'nı ve 15 Temmuz'u nasıl unutabilirim ki? Bahsi geçtiğinde bile boğazım düğümlenirken şimdi bir de Yeni Zelanda vakasıyla hüznüme hüzün katıyorum. Ciğeri beş para etmeyen insanların, dile dahi almaya değmeyecek ahmakça fikirleri yüzünden insanların ölmesine dayanamıyorum. İşte bu yüzden anlam yok. Onu anlamsız kılmak adına, kendi fikrimin anlamının yitirilmesi gerekiyorsa ben bunu yapmaya hazırım. Yeter ki insanlar artık ölmesin.

Yazı bitti, şimdi birkaç şey açıklamam lazım.

Blog yazmayı aslında çok seviyorum. Teknik olarak yazmayı çok seviyorum. Her yolculuğumda burayı düşünmeden edemiyorum. Mesela, "İcraat Avcısı" diye bir yazısı dizisi hazırlamayı çok istedim. Yazılarımda İstanbul'daki ilçelerin seçimlerden önce ne vadettiğini, bunların ne kadarı verdiğini göstermek ve bunu bir dosya misali incelemek kulağa çok keyifli geliyordu. İyi de neden yapayım ki?

Buraya kadar okuyup beni mutlu eden insanlar bakın, yaptığınız bir şeyden para almıyorsanız yani daha süslü bir söylemden uzak bir şekilde gönüllü yapıyorsanız dikkat ettiğiniz tek şey yaptığınız şeyin talep edilip edilmemesi olur. Elbette biraz da benim suçum fakat okunma sayılarım inanılmaz derecede düştü. Hal böyle olunca içinizde "İyi de neden yapayım ki?" sorusu her zaman dönüp duruyor. Profesyonel bir yazar olsam, patronuma belli bir maaş karşılığı yazımı versem 2 mi okunmuş, 20 mi, 200 mü hiç umurumda olmaz. Ben paramı almışımdır, o yazısını almıştır; herkes memnundur. Peki ya işin ucunda para yoksa?

Okunma sayılarının feci düşünden ötürü eskisi kadar mesut değilim. Bu yüzden blogu bırakmak istediğime karar verdim. Üç adet yazı yayına soktuktan sonra bu blog, ciddi ciddi araştırmalı, belli metodolojisi olan, estetik kaygısı oldukça yüksek yazıların olduğu bir mecra yerine günlük gibi olacak. Bir diğer deyişle ben içimi dökeceğim, siz okur musunuz, orası Allah kerim.

Bundan sonraki yayın akışı:
  • Eyvah, Akbilimi Evde Unuttum! (Toplu taşıma yazısı)
  • İstanbul ve Trafik Hakkında Ufak Bir Yazı
  • İgnis Hortus'a (Bana) Göre Aşk (Büyük ihtimalle 14 Şubat'a özel yazı olur. Sırf bu yazıyı hazırlayabilmek için Platon, Descartes, Schopenhauer yazılarını hazırladım; Marvel Cinematic Universe gibi. Çaktın köfteyi?)
Umarım bu yeni günlük türüne ısınırsınız ve hoşunuza gider Ayrıca umarım bu kararıma saygı da duyarsınız. Çünkü hiçbir araştırma gerektirmeyen bu yazının yazılması bile 3 saat sürdü. Araştırma ve dosya konularının ne kadar sürdüğünü siz düşünün.

Daha önce söylemiştim yine söylüyorum, bipolar kişiliğime güvenmiyorum. Bugün anlam yok derim, yarın var derim. Daha önce yapmadığım şey değil ne de olsa. Bugün daha fazla dosya konusu misali araştırmalı uzun soluklu yazılar hazırlamam derim, yarın yaparım. Biliyorum kendimi. Canım ne zaman, neyi isterse. Hadi bakalım!

Öpüyorum sizi. Günlük misali yazı türünün sonuna geldik bile. Hoşça kal. İşte karşınızda İgnis Hortus'tan, "anlam yok." yazısının sonu! BOOM!

14 Şubat 2019 Perşembe

14 Şubat Özel: Schopenhauer'a Göre Aşk

Schopenhauer'a atıfta bulunarak ismini verdiğim projelerimden biri olan "Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır" eserinden birçok yazımda defalarca bahsettim. Kitaplaştırmak istediğim bu eserin konseptinde belli başlı filozofların, ideolojilerin ve elbette dinlerin aşk konusunda nasıl fikir beyan ettiklerini okurla paylaşıyordum. Nitekim bu çatı altında toplanabilecek dört yazı hazırladım. Bunlar kronolojik olarak; Platon'a Göre Aşk (Platonik Aşk), Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır: Reddedilmek, Aldatılmak ve Terk Edilmenin Benzer ve Farklı Yönleri14 Şubat Özel: Sevgililik veya Flört Caiz Midir, Haram Mıdır? ve son olarak René Descartes'a Göre Aşk yazıları idi. Bu dört yazıda da ünlü filozofların ve hatta Tanrı'nın ne dediğini inceledik. Peki ya her fırsatta yerden yere vurduğum ve hatta bu eserin isminin ilham kaynağı olan Schopenhauer? O ne diyordu, peki ya ben ne diyordum? Bu arada selamlaşmayı unuttuk sevgili okur, merhaba.


Dürüst olmak gerekirse hazırlığını en rahat yapmış olduğum filozof Schopenhauer oldu. Hiç şüphesiz “Aşk ve Kadınlara Dair” eseri büyük bir etmen fakat Schopenhauer’ın felsefesi de tek seferde anlamaya gayet müsait. Kitaplarını en azından makalelerini okuduğunuzda “nihilism kırıntıları” göreceksiniz ve hayatı hakkında da bilgi sahibi olduğunuz zaman bunları sentezlemeniz oldukça kolay olacak. Bu sebeple bir farklılık yapıp öncelikle özet şekilde Schopenhauer’un biyografisinden bahsedip asıl konumuza giriş yapacağız.

Tam ismiyle Arthur Schopenhauer, 22 Şubat 1788’de Almanya ile Polonya arasında bulunan Danzig şehrinde doğar. Babası Heinrich Floris Schopenhauer tüccar bir aileden gelmekteyken annesi Johanna Schopenhauer sonraları tanıdık olan bir edebiyatçıdır. Polonya’nın bölünmesi sebebiyle Danzig’i terk edip Hamburg’a yerleşen Schopenhauer’lar yeni bir iş yeri açarlar. Bununla birlikte Arthur Hamburg’ta özel bir lisede eğitim görürken bilgiye daha çok iştahlı olduğu için daha da iyi bir liseye gitmek istediğini babasına bildirir. Babası ise bunun gereksiz olduğunu ve Avrupa’da eğitim seyahati sonrasına bunun kararını vermesini gerektiğini öğütler. Arthur bu öğüdü dinler ve Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç, İsviçre, Prusya arasında seyahatini tamamlar.

1805’te baba Schopenhauer açıklanamayan bir kaza sebebiyle ölür. Bu sebepten ötürü firma kapanır ve aile Weimar’a taşınır. Arthur Hamburg’ta yalnız kalır ve baba mesleği ile felsefe arasında bir karar vermek zorunda kalacaktır. Franz Passow ile 1807’de Doering Lisesi sayesinde tanışır. Bu hayatındaki en mühim eğitimcilerinden birini tanıması demektir. Aynı dönemde kendisinden 11 yaş büyük olan Karoline ile ilişki demeye bin şahit kaoslar onu ruhsal bunalımlara sokar.

Reşit olduğunda babasından kalan mirası almasıyla birlikte maddi olarak bir sorunu kalmaz. 1809’da tıp eğitimine başladığı zaman şiddetli bir şekilde felsefeye dönüş yapar. İlk okuyucularından biri Goethe olmasına rağmen sert dille Newton’u eleştirdiği için Goethe’nin Schopenhauer sevdası azalarak biter. Bu dönemde doktorasını da veren Schopenhauer’ın babasından kalan mirasın bir kısmını yatırdığı banka iflas eder. Ekonomik olarak tekrardan sıkıntıya düşen Schopenhauer, Berlin Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olmak için başvuru yapar ve kabul edilir. Dillere pelesenk “Hegel-Schopenhauer” kavgası tam da bu dönemde patlak verir çünkü Schopenhauer neredeyse boş sınıflara ders anlatır. Bu durum üzerine üniversite felsefesini zaten boşlayan Schopenhauer’un 1821’de mirasından kalan ödemesini alınca orayı terk eder.

Schopenhauer her daim yazdı fakat fikirleri pek takipçi bulamadı. Neticede o da zaten gerçeklerin öncelikle alay edildiğini, sonra kendilerine şiddetle karşı çıkıldığını ve son olarak doğru olduklarının açıkça ilan edildiğini kendisi söylemiştir ve bunun oldukça farkındadır. İmza eserlerini gün yüzünde çıkardığında ise ateşli taraftarları ve hatta Nietzsche’nin de akıl hocası olmuştur. 1838 yılında da annesi ölür.

1851’de en vurucu eserlerinden biri olan Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’ın ardından 9 Eylül 1860 tarihinde akciğer iltihaplanmasına yakalanır. 21 Eylül’de ölür ve 26 Eylül günü Frankfurt’da toprağa verilir.

Schopenhauer’un felsefesi için bahsettiğim “nihilizm kırıntılarına” rastlamamak yaşam öyküsünü okuduğunda o kadar da şaşırtıcı gelmeyecektir çünkü takdir edersiniz ki kendisi pek kolay bir hayat geçirmemiş. Doğduğu yerlerden göç etmek zorunda kalışı, babasının açıklanamayan ölümü, eğitim sürecinde çektiği sancılar, eğitim görevlisi olduğunda Hegel kavgası, resmen boş sınıflara ders anlatması ve tabi ki bu kitapta ayrıca dikkat edilmesi gereken Karoline ile yaşamış olduğu dertler gibi etkilerle birlikte kimse Schopenhauer’un bir eli yağda bir eli balda yaşadığını iddia edemez. Aslında Schopenhauer, bu kitap için oldukça önemli bir yer taşımaktadır çünkü “Aşk metafiziği varsa felsefesi de vardır.” diyebilmemin birincil sebebi ta kendisidir. Çünkü, “Kadınlar ve Aşk’a Dair” eserinde “Aşk Metafiziği” ve “Cinsel Aşkın Metafiziği” kavramlarını Schopenhauer kullanmıştır. Aşk felsefesine girizgah yapmadan öncelikle Schopenhauer’un genel felsefesinin beğendiğim ve beğenmediğim yerlerini söylemeliyim.

Döneminde de kendince cesur söylemleri sebebiyle kilise tarafından da şiddetli bir şekilde karşı çıkılan biri olsa da aslında söylemleri ne kötücül ve düşmancıl ne de iyimser. En sevdiğim eserlerinden biri olan “Hayatın Anlamı”nda resmen intiharı meşru bir eylem kılsa da bunu yapmasında herhangi bir tutarsızlık görmüyorsunuz çünkü tek Tanrılı dinlerin "Neden intihar etmemeliyiz?" sorusunu temellendiremediğini iddia eder. Ta ki “Tanrı’nın verdiği canı, Tanrı alır.” öğretisine kulak verene kadar. Eserinde can sıkıntısının insanın en büyük düşmanlarından biri olduğunu söyler ve ne de haklıdır! Kurduğu “ekmek elden su gölden” ütopyasının bir sonucu olarak can sıkıntısının var olacağını; can sıkıntısıyla birlikte de geriye sadece yapacağımız üç şeyin kaldığını iddia eder. Bunlar;

  1. Can sıkıntısından ölmek.
  2. İntihar etmek. (Kitapta, "Kendilerini asarlardı." diyerek belirtiyor.)
  3. Diğer insanlara sataşarak kavga etmek, dövüşmek veya öldürmek.
Bu nedenle sahip olduğumuz dünyevi yaşam işleri dert edilecek can sıkıntıları değildir nitekim bunlar bizim hayatta kalmamız için şarttır. Schopenhauer’un hayata gül pembe bakmadığı aşikardır fakat yine de sahip olduğumuz ızdıraplar, hüzünler ve kederler can sıkıntımıza etki ettirilmediği zaman olumlanabilir bile. Bu da hayatta kalmanın ta kendisiyle mümkündür. Burada olay her ne kadar insancıl faktöre bağlı gibi görünse de “dertsizlik derdi” korkunç bir şeydir. Buna benzer bir durum bilimsel olarak incelendiğine bile görülür; insanın her zamankinden daha yüksek seviyede mutluluk hormonu salgılaması için her zaman yaptığı sıradan eylemlerden hariç olarak farklı tecrübelere girmesi gerekmektedir. Schopenhauer’a göre mutluluğa asla ulaşılmaz, ulaşıldığı sanılır. Can sıkıntısını gidermek için biri, her şeyi yapabilir bunda kendi bencilliği rol oynar. Nihilist tutumlara rağmen Schopenhauer “İnsan Doğası Üzerine” eserinde ahlaki değerlerden bahseder ve yarım ağız da olsa bunların insanların kedini “daha iyi hissetmek” için yapmış olduğu zorunlu yasalara bağlı olan tutumlar olduğunu kabul eder. Ayrıca her eserinde kendi ahlak felsefesine sürekli atıf yapar ve kendi ahlak felsefesini beğendiğini her müsait durumda dile getirir.

Schopenhauer’un vermiş olduğu ütopya örneğini çok seviyorum çünkü onu haklı bulduğum nadir konulardan biridir. Onun İnsan Doğası Üzerine’sinden ayrı olarak bana göre her insanın bir şeyler yaratma isteği can sıkıntısını gidermek için yapılan bir eylemdir. Estetik olarak güzel ya da çirkin oluşunu şu an tartışmayacağım ama günümüzde tükettiğimiz eğlence materyallerinin varlığı, bunun apaçık kanıtı olabilir. Bu materyallerin ortaya çıkışının günümüzde birinci sebebi elbette ekonomik, ikinci sebebi ise üretici insanların can sıkıntısını gidermek. İş tüketicinin gözünden incelendiğinde “can sıkıntısını geçirme” maddesi ilk sıraya yerleşir. Popüler kültürün vermiş olduğu sektörsel içerikleri kimse “Ben daha donanımlı bir birey olmalıyım, alanımda bir numaraya yükselmeliyim.” diyerek değil; “Bu akşam da yapacak bir şeyim yok aslında bir film izlesem/kitap okusam mı?” diyerek tükettiğini herkes bilir*. Hayatımızın büyük ölçüsünü can sıkıntısını gidermek için harcadığımızın ve hatta hobilerimizin bile bu yönde şekillendiğini gördüğünüzde bu konuda Schopenhauer’a katılmamak içten bile olmayacaktır. Keyif almadığınız, ilginizi asla çekmeyen biri işi yapar mısınız? Mesela balık tutmak gibi. Avcılığa dair içinizde bir heves yok ve sadece bunun adını duymanız bile sizde “pöf” etkisi yarattıysa neden balık tutasınız ki? Zaten bunu sizin için yapanlar var, kendilerinden satın alabilirsiniz. İşte insan tam da bu yüzden sosyal bir şey.

Ahlaki tutumlarda Schopenhauer için bir şeyler söylemek bana oldukça zor geliyor bunun sebebi ise onun etiğini tam olarak kavrayamam. Nietzsche, her ne kadar onun ilk öğrencilerinden olsa da eserlerinde bol bol eleştirir; Nietzsche’ye göre ahlak “İyi ve Kötünün Ötesinde”dir. Canavarlarla dövüşen kişinin dikkat etmesi gereken en büyük husus canavara dönüşmemek olmalıdır.

Schopenhauer’a göre aşk, cinsel dürtülerle temellendirilmiştir. Zaten hali hazırda burada ilk eksi puanını verdiren düşünce sistemi detaylandırılmış şekilde bu şekildedir;

Hayat, hali hazırda ızdıraptır. Dünyanın özü kötüdür, yapılması gereken en iyi şey yaşama isteğini reddetmektir. Fakat can sıkıntısına karşı da koymak gereklidir bu yüzden haz duyduğumuz belli başlı eylemler neredeyse şarttır ve bunlar insanın doğasındandır. İnsanlar “yapılmasından keyif duyulan” bir eylem sonucu üremeseler soy devam eder miydi? Bu nedenle cinsellik, can sıkıntısına karşı en iyi ilaçlardan biri olacaktır, aşk ise onun bir uzantısı. Erkekler kadınları çiftleşene kadar arzular, hele çiftleşme gerçekleşip de kadın, çocuğuna anne olduktan sonra erkek, başka dişilere doğru yelken açar. Aşık olduğumuz kişiler üremek istediğimiz kişilerden fazlası değildir. Birini “güzel ya da yakışıklı” bulmamız da bununla ilişkilidir. İnsanın kendisinin sahip olduğu fiziksel özelliklerden zıt, birilerine aşık olma durumu doğal seleksiyondan verimli canlı ortaya çıkarmanın evrimsel bir çabasıdır. Bunun için en iyi örnekler her iki cins için söyle sıralanabilir;

Erkeklerin dolgun göğüslü kadınları sevmesindeki bir numaralı etki doğacak yavruya temin edeceği besin (anne sütü) konusunda sıkıntıya düşmeyecek oluşudur. Sancısız bir emzirme dönemi biyolojik olarak kaliteli bir canlının temelini atmakta elbette çok önemlidir ve güçlü bireyin yetişmesi böyle mümkün olabilir. Güçlü olan yaşama mücadelesini kazanır, doğal seçilimden o elenmez. Bunun bilincinde olan erkek, kadınını seçerken bu kriteri göz önüne alır. Kaliteli yavru, kaliteli nesil demektir ve bundan sonraki bireylerde (yani torunları da) doğal seçilimin şüphesiz galipleri olacaklardır.

Kadınların geniş omuzlu ve uzun boylu erkekleri beğenip kendilerine aşık etmesinde de yukarıdakine benzer bir durum vardır. Geniş omuzlu erkek, kadınına “cesaret” aşılamanın yanı sıra; küheylan gibi görünen biri düşmanına "Bu güçlüdür." ön yargısını vereceği için ona bulaşılma olasılığını azaltır. Yavrunun da geniş omuzlu doğma ihtimaliyle haberler iyidir çünkü yavru daha kaliteli bir yaşam sürdürebilir. Ayrıca uzun boy bir avantajdır. Lamark’ın zürafalarından bahsetmeye gerek yok! Uzun olan hayatta kalmıştır, kalacaktır. Yavru kişi doğal seçilimin galibidir.

Yaşama mücadelesini kazanacak yavru meydana getirmenin yanı sıra can sıkıntısına bire bir olması sebebiyle cinsellikte haz mühim olacaktır. Mutluluğu elde etmek imkansız olabilir yine de illüzyonik bir mutluluğa kimse hayır demeyecektir. Kendi cinsi keyiflerine uymayan biriyle birlikte olmak can sıkıntısına can sıkıntısı katmaktır ve elbette gereksizdir. Ayrıca erkeklerin başka dişilere yelken açması insanın üreme sistemine temellendirilir. Dişi, dokuz aylık bir süreç boyunca özel durumlar hariç olmak üzere sadece bir tane yavru meydana getirebilirken; erkek, için böyle bir kısıtlama söz konusu değildir. Çok eşlilik erkeğin fıtratında olduğu gibi tamamen meşrudur. Fakat öyle ya insanlar bazen gerçekten de aşık olabilir!


"Böylesine sonsuz öneme sahip ilişkilerde rol oynadığı duygusu, aşığı dünyevi olan her şeyin hatta aslında kendi kendisinin bile üzerine yükseltir ve onun fazlasıyla fiziksel arzularına öylesine bir doğa üstülük elbisesi giydirir ki, aşk birden bire en sıradan kişinin hayatında bile şiirsel ve büyüleyici bir hikaye görünümüne kavuşturur.”

“...bu chimera öylesine parlak ve ışıltılı hale gelir ki, eğer ki elde edilemezse hayat bütün cazibesini yitirir ve öylesine dümdüz, neşesiz ve tatsız görünür ki, ona karşı duyulan tiksinti ölüm korkusuna karşı bile galip gelir ve âşık kişi yaşamına gönüllü olarak son verir."


Schopenhauer - Cinsel Aşkın Metafiziği (Oda Yayınları)


Eh, Schopenhauer’un aşk felsefesini okuduğunuzda “Ya bırak eleştirme, yeterince vasat zaten düşene bir de sen vurma.” deseniz yeridir. Çünkü temellendirmeleri ve verdiklerini örnekler kolaylıkla yıkılabilecek şekildedir. “İyi de bunlar evrimsel zaten amaç doğal seçilim için verimli birey meydana getirmek.” diye vurgulamasında da bilimsellik kalkanının arkasına saklandığını göreceksiniz. Bu bana kalırsa baya korkakça yapılmış bir hamledir. Kendisine “Fakat senin söylediklerinin şurası yanlış.” denildiğinde “Bunların hepsi bilimsel gerçekler, bu argümanı reddedersen, bilimi reddedersin.” deme hakkına sahip. Yine de bu bizim eleştiri oklarımızdan kaçacak anlamına gelmiyor. Haydi başlayalım ve iyice didikleyelim; Schopenhauer’un aşk felsefesinin sorunları nelerdir?

İlk aşamada can sıkıntısını gidermek için haz duyulacak işleri yapmamızı öğütlüyor ve bunun doğruluğu tartışılmaz bir olgu. Varoluşçularda da göreceğimiz bu tutum; insan kendisi ne yapmak istiyorsa onu yapar düşüncesiyle benzeşmektedir. Tadını beğenmediğiniz bir yemeği yemeyi tercih eder misiniz ya da hiç güzel bulmadığınız bir kazağı satın almayı? Konu hele aşk felsefesi olduğunda hazcılık kapıları çok daha fazla açık olur. En basit şekilde incelememiz gerekirse kendinize, “Mutsuz bir ilişki mi yoksa mutlu bir bekarlık mı tercih edersiniz?” sorusunu sorun. Sonuç hiç şaşırtmayan bir şekilde mutlu bekarlığın çoğunluğu üzerine olurdu. Uzun lafın kısası Schopenhauer; can sıkıntısını gidermek için birilerini sevdiğimizi sanar, "Biri bize haz sunmuyorsa onunla olmamalıyız." gibi düşünceleri çok şiddetli savunur. İşlerin haz ayağında doğruyu söylediği sadece ben değil birçok insan tarafından onaylanmışken işler “sanmak” kısmına geldiğinde sarpa sarar.

Erkeklerin doğası gereği çok eşli olması gerektiğini savunmak tam da Schopenhauer’a yakışırdı! Öncelikle burada sormamız gereken soru “İnsan bir hayvan mıdır?” olmalıdır çünkü Schopenhauer resmen insanı hayvan yerine koymaktadır. Elbette huyumdur bilirsiniz en son söylenmesi gereken şeyi ilk başta söyleyip ardından savunmayı daha çok seviyorum. İnsan, biyolojik olarak elbette bir hayvandır. Fakat sosyal bilimler ve felsefe de işin içine girdiği zaman görülür ki insan denen mahlukat hayvandan öte birtakım elementleri içinde barındırır. Bu elementleri barındırması insanların, hayvanlardan daha değerli bir konuma sokacağı gibi fikre soksa da bu pek tabii ki yanlıştır.

Bu tip tanımlamalarda iş her zaman keyfiliğe kalır. İnsanın hayvan olduğunu savunan biri de, hayvan olmadığını savunan biri de kendi keyfine göre cevaplar verir ve siz her ikisini de dinlediğinizde ister istemez iki görüşe de hak verirsiniz. Ben “insan hayvan değildir”i savunurken üç argüman ortaya atacağım. Biri daha teist gözünden iken, diğeri de insanın gelişimiyle alakalı olacak.

1. Tanrı doğrudan Ademoğlu ile iletişim kurmasıyla insanın –en azından bizim dünyamızdaki- canlılardan daha farklı bir şey olduğunu zaten hali hazırda göstermiş bulunur. Doğru/yanlış, var/yok, güzel/çirkin, iyi/kötü algısı insan tarafından olur. Hür irade ve hatta Tanrı’ya tapınmama hakkı sadece insanlara tanınmıştır. İbrahim peygamber Tanrı’yı aklını kullanarak bulmuştur ve insanın aklını kullanması gerektiği kutsal metinlerde (özellikle Kuran-ı Kerim’de) sık sık tekrar edilir. İnsan; düşünür, sorgular, akıl yürütür. Rasyoneldir. Kendi fizyolojisinin sınırlarını aşar, bilim ve felsefe yapar. Çok uzak bir mesafe mi kat etmek gerekli? Tamam belki at, ufak molalarla bir insana nazaran daha çabuk oraya varabilir fakat insan aklını kullanıp kendi sınırlarını aşarak “araba” dediğimiz şeyi üretir hem de attan yaklaşık 400-500 kat daha güçlü bir şekilde. Fakat atlar araba kullanamaz ve üretemez.

2. Her insan kültürlüdür. Kültürsüz insan yoktur, kültürü farklı insan vardır. Kültür ise yanında yaşatılması gereken değerleri getirir. Farklı medeniyetlerden eylemler duyduğumuzda şaşmamız bile bizim bir hayvan olmadığımızın tek başına kanıtıdır. Hayvanlar aleminde işler resmen tekelleşmiştir. Aslan avını avlar, yer, ürer ve uyur. Fakat insan böyle değildir. Bir şeylere anlamlar yükler. Birtakım insanlar avını avlar, ayinler ve kutlama yapar, totem diker, yaşlısına saygı duyar, yeri gelince isyan eder. Hemen yan kabiledeki insanlar et yemez, sebzelerini hasat eder, tırpanlara ve hayvanlara özellikle özen gösterir, hukuk kurallarını buna verilecek zararlar üzerine temellendirir. Demek istediğim; her insan apayrı bir dünyadır ve çeşitlilik kültürel anlamda da söz konusudur. Bu insanı hayvan olmaktan farklı bir şey yapar.

3. İnsanlar ve insanlık gelişir. Hayvanlar alemi olduğu yerde saymaya devam eder. Milattan önce mağaralarda yaşarken müstakil evler, apartmanlar, siteler insan gibi özel bir şeyin elinden çıkabilirdi. İşi toplumsal olarak değil bireyselliğine indirdiğimizde de insanın spesifik farklılıklarla donatıldığı görülür. El beceresi edinir, düşünme yetisini arttırır, haz duyar, acı çeker. Hayvan eğitilir, insan yetiştirilir.

Soyu devam ettirmek için gerekliliğini öne sürüp “Önce şu kadınla birlikte olayım sonra bununla olayım.” tipindeki bir düşünce sistemi eleştirilmeyi hak ediyordur. Sürekli insanın hayvan olmadığını kanıtlamak için kullandığım şeylere lütfen dikkat edin. Sürekli bir şeylere anlam yükleyip onu değerli kılma söz konusu. Şüphesiz buna verilecek en iyi örnek “hayat”tır. Hayatın anlamını arar, kendimizce bulur ve ona değer veririz. Herkesçe olmasa da birçok kişi elinden ya bir an önce alınmasını istemez ya da bitmesinden korkar. Çünkü hayat sadece bir tanedir. Kimisi tadını doyasıya çıkarmak için dünyevi işler peşine koşar, kimisi de sonsuz yaşamına bir köprü olarak gördüğü için hayatını ibadetlerle doldurur. Burada esas dikkat edilmesi konu bunun hemen hemen tek eşliliğe benzemesidir. Birinde anlam aranır, bulunur ve değer verilir. Gitmesi ya da bitmesi istenmez. Çünkü o bir tanedir. Nitekim tek eşlilik aşırı değerli bir erdemdir. Tam da sadece insan gibi gelişmiş bir canlının yapabileceği bir erdem!

Bu paragrafı okuduğunuzda aklınıza üçüncü sınıf, "çay ve rakı edebiyatları" gelmiş olabilir. Fakat benim örneğini vermek istediğim şey insan denen canlının birtakım olgulara haddinden fazla anlam vermesi üzerinedir. İnsan, çay denen basit bir içeceğe o kadar anlam yükler ki, kendisini ikram eden kişinin kötü olmayacağını düşünecek kadar aptal bir sapağa girebilir. Hayata ya da bir kişiye anlam yüklenirken bir diğer deyişle severken de aynı hatayı yapması pek olasıdır. Yine de açıkça görünmektedir ki anlam yüklenen şeye, haddinden fazla değer verilmesi onun tek yani biricik olmasının değerini asla ve asla örtmez. Schopenhauer, çok eşliliği savunarak en hafif tabiriyle boş yapmıştır.

Çok eşlilik kısmından gol yiyen Schopenhauer, bir diğer golü insanları güzel ya da çirkin bulmamızdaki temellendirmesinden yer. Hatırlamak gerekirse, Schopenhauer'a göre birini güzel ya da çirkin bulmamızın sebebi doğal seleksiyonda elenmeyecek yavrular yaratma potansiyeli üzerine kurulu idi. Schopenhauer, argümanlarını cinselliğe temellendiren herkesin yaptığı klasik bir hataya düşer. Bu hata da homoseksüel yani eş cinsel ilişkiyi tamamen göz ardı etmesidir. Freud nasıl ki erkek çocuğun anne, kız çocuğun baba ile olan bağlılıklarını cinselliğe bağlıyorsa Schopenhauer’da güzelliği cinselliğe, cinselliği de üremeye bağlar. Homoseksüel ilişkilerde birincil amaç üreme değil haz söz konusu olduğu için bu argüman yerle bir olur.

Toparlamak gerekirse, Schopenhauer'a göre aşk bir haz çerçevesinde kurulan bir sistem iken bu haz, ruhani bir hazdan ziyade %100 hayvani bir haz. Aşk durumu söz konusu olduğu zaman fiziksel güzellik ya da yakışıklılık durumlarını tek kalemde inkar etmek, aşırı duygusaldır ve asla reel olamaz. Fakat Schopenhauer'un yapmış olduğu temellendirmenin hatalı oluşu ve insanın güzellik anlayışını çok basite indirgemesi eleştirilmesi için yeter de artar. Uzun lafın kısası, genellikle Schopenhauer'a göre aşk incelenirken çok klişeleşmiş fakat doğru bir biçimde özetleyen şu söz söylenebilir: "Aşk, soyun devam ettirmesi için uydurulan bir kılıf/bir biyolojik reaksiyondan başka bir şey değildir."

YouTube'da 4 adet kitap incelediğim bir video serisi yapmıştım. İsmi ise oldukça basit bir şekilde Kitap Eleştirisi/Tavsiyesi idi. Kötü bulduklarımı ve okunmaması gerekenlere video başlığında eleştiri, beğendiklerimi ve okunabilir bulduklarıma ise tavsiye kelimesini kullandım. Schopenhauer'ın Hayatın Anlamı eserini de bu video serisine konuk almıştım. Videoda, Schopenhauer'ın felsefesini asla sevmediğimi, kesinlikle ahmakça fikirlere sahip olduğunu, temellendirmelerini hatalı olduğunu belirtmiş fakat bu kitabın tüm bunlardan sıyrılarak çok ustaca yazılmış bir eser olduğunu anlatmıştım. Bu nedenle de başlık için "tavsiye" kelimesini uygun bulmuştum.

Sırf bunun için linç yedim ve bazen yer yer hakarete uğradım. Kaba bir tabirle filozoflar piyasasında Kant, Spinoza, Descartes gibi isimler varken Schopenhauer, Sartre gibi isimleri budala bulmam pek de şaşılmayacak bir şey olacaktır. Kadınların değersiz ve tek başına bir iş yapamayacaklarını düşünen de, şüpheci olmanın kurnazlık gerektirdiğini düşünen de aynı kişi. İkinci önermeyi doğru buluyorum diye ilk önermeyi de doğru bulmalıyım? Kimi fikirlerini kabul edebildiğim için diğer fikirlerini eleştirme hakkından mahrum mu oluyorum?

Yazının başında Schopenhauer'ın hayatından bahsederek felsefesinde nihilizm kırıntıları gördüğümüzün ve bunun da şaşılmayacak bir şey olduğunu belirtmiştim. Yanlış anlaşılmak istemediğimden ve metnin akışını bozmak istemediğimden bu notu yazının sonuna eklemek istedim. Schopenhauer'ın yaşadıklarıyla birtakım fikirler beyan etmesi (hayat anlamı, kadınların değersizliği gibi) kesinlikle yanlış olduğu anlamına gelmez ve "Abi adam böyle böyle yaşamış ya bundan ötürü böyle diyor." diye eleştirilemez. Örneğin iyilik yapan birinin karşılığında bir şey bulamaması sonucu, "İyilik yapıyorum sonucunda da bir şey olduğu yok, benim başıma kötülükler gelmeye devam ediyor." şeklinde sitem etmesini düşünelim. Yaşadıklarının bir tecrübesi olarak edilen bu sitem tek kalemde yanlış diye kestirip atılmaz. Çünkü doğru olabilir ve hatta doğrudur. İyilik yapmamızın sebebi ya ruhani bir haz/keyif almak ya da toplum da yer edinmek için olabilir. Fakat iyilik yaptık diye iyilik bulacağız diye bir kanun yoktur. Atılan düşünce incelenir ve ne olduğuna öyle karar verilir.

Oh çok şükür sevgili okur, bu saçma günü ve sen bilirsin saçma mı değil mi yazıyı sonunda bitirdik. 2020'de bir tane 14 Şubat yazısı hazırlar mıyım, kim bilir fakat sen yine de kendine çok iyi bak. Geçen sene yazmış olduğum tebriği çok sevdiğimden bir daha yazmak istiyorum, aşk doktoru çok çirkin ve iğrenç bir tabirdir. Fakat aşk filozofu harikadır. Bu sebepten ötürü bu küçük aşk filozofunuz ve teologunuz Sevgililer Günü'nüzü kutluyor. Buyurun benden size bir adet Afrodit götü; <3

Umarım zevk alarak okumuşsunuzdur. Eğer zevk aldıysanız geçen seneki yazıyı okumayı, yazım yanlışı gördüğünüzde bildirmeyi ve fikirlerinizi söylemeyi sakın ihmal etmeyin. Sevgiyle kalın.

22 Ekim 2018 Pazartesi

1. Yıl Dönümü Özel: İgnis Hortus, Blog ve Ben

"Merhaba Dünya."

13 Ekim 2017 tarihinde ilk yazımı yayımladım. 5 Maddede Şeriat Hukukun Reddiyesi, gerçekten de eğlenceli bir yazı olmuştu. Okunması için linkleri her yerden deyim yerindeyse spamlamıştım. Instagram'dan hikaye, Snapchat'ten snap, Twitter'dan tweet, Facebook'tan post... Ulaşabildiğim yerlere ulaşmak istiyordum ve insanların fikirlerimi görüp hak vermesini ya da akla mantığa uygun bir anti-tez sunmasını çok istiyorum da ondan.

1 sene oldu bile. Hem ben, hem İgnis Hortus, hem de kalemim çok değişti ve gelişti. Bu yazı hariç olmak üzere 16 tane yazıda buluşmuşuz. Hala aynı fikirdeyim, "Topluma göre aydın, Buda'ya göre Nirvana, Tanrı'ya göre peygamber değilim." fakat eskisi gibi de değilim. Bunlar çok güzel şeyler ve hayatın kaçınılmaz gerçekleri. Gelecek denen meret şu aralar beynimi bir fare gibi kemirse de bir şeyler üretmenin vermiş olduğu haz ve tatmin ile birlikte var olmaya devam edeceğim.

Odun gidip kalas gelmekten ödü patlayan, iş bulamayıp açlıktan ölmekten korkan ödleğin teki olmama rağmen yazılarımı okuduğun için sana ne kadar teşekkür etsem az sevgili okur. Hem de en okunası olanından en saçma olanına kadar. Teşekkür mayatinde seninle birkaç istatistik paylaşmak istiyorum. Aşağıya bu zamana kadar yayımlamış olduğum yazıları ve yanına okunma sayılarını paylaşacağım. Eğer blog'a ilk defa giriyorsan okuyabilmen için link de bırakacağım.

Toplam 954 okunma, 954 kere tıklanma. Ne diyebilirim ki, sen muhteşemsin. Bu maratonda beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim. "Platon'a Göre Aşk (Platonik Aşk)" açık ara en çok okunan yazımken, "Kimse Babanızın Hayrına Bir Şey Yapmıyor" en az okunan yazım olarak kayda geçmiş durumda. Rakamlardan da belli oluyor ki filozoflara göre aşk yazılarını çok seviyorsunuz, ben de seni çok seviyorum.

"İntihar ve Mehmet Pişkin Üzerine" başlığındaki yazım 98 okunmayla ikinci sırada. Bence hiç de şaşılacak bir durum değil çünkü intihar vakası her zaman insanın aklını kurcalayan bir durum olmuştur. Öte yandan din içerikli yazılarımı pek takip etmediğinizi görüyorum. Olm 25 Aralık ve 14 Şubat yazılarını oku lan çok güzel oldu :')

"İtiraflarım ve Hayallerim - 1" yazısını 78 kere okuyarak gururumu okşadın, teşekkür ederim. İtiraflarımı ve hayallerimi okumaya değer gördün ve yazılar içerisinde okunma bakımından 3. sıraya onu taşıdın. "Yenikapı Hakkında Ufak Bir Yazı"nın asla 48 kere okunacağını tahmin etmemiştim. Üstelik, "Kimse Babanızın Hayrına Bir Şey Yapmıyor" ve "İspanyollar Neden Boğa Güreşi Esnasında 'Oley' Der?" yazısından sonra. Fakat beni şaşırttın, tşk.

Yazılarımın hemen hemen hepsini çok eğlenerek hazırladım. Özellikle 25 Aralık, 14 Şubat yazılarını ve filozoflara göre aşk metinlerini sevgiyle ve büyük titizlilikle çalışarak hallettim. Yenikapı yazısında ise farklı bir şeyler denedim ve kendi istediğim konuyu, kendi istediğim şekilde incelediğim için en çok eğlendiğim metinlerden biri oldu. Fakat "İdeoloji Olmayacak Kadar Değerli: Feminizm" yazımı hiç ama hiç beğenmiyorum. Gerek hiç düşünmeden hatırlanmış olması, gerek direkt metnin çok çirkin olmasıyla birlikte hiç sevmediğim nadir yazılarımdan biri. Bir anlık gaza gelinerek yazıldığı ve birilerinin dikkatini çekmek için yazıldığı doğrudur.

İgnis Hortus gibi bir mahlaya ihtiyacım vardı, anonim olmam gerekti. Yazıyı paylaştığım sosyal mecralardan geliyorsan benim kim olduğumu zaten biliyorsundur fakat bu işin raconu budur ya, blog dediğin anonim olur. Blog; çok fazla dini, siyasi ve felsefik fikir motifi içeriyor. Sen sorun çıkarmazsın ama Google aramasından bulup gelen adam çıkarır. İgnis Hortus tahmin edebileceğin gibi Latince. İgnis, yangın; hortus, bahçe anlamına geliyor. Yani sevgili okur, uzun lafın kısası içim yanıyor.

Elden ayaktan kesilene kadar yazmaya devam edeceğim sevgili okur çünkü ilk yazılarımdan şimdiki yazılarıma doğru ilerledikçe gerçekten de çok büyük fark görüyorum. 10.000 kuralını bilir misin, eğer bir işe 10.000 saat ayırırsan -ki bu 426 gün etmekte- o konu da Dünya'nın bir numarası olursun. Bunun da en iyi örneği severek dinlediğin müzik gruplarıdır. Heh işte, 10.000 saat kuralıyla Dünya'nın en iyisi olur muyum, uzak ihtimal. Yine de en iyisi değil ama daha iyisi olmamak için hiç bir neden yok.

Kendine, kendin kadar güzel bak sevgili okur. Sevmek ve sevilmenin ihtiyaç olmasına rağmen insanlara gösterilen birtakım sahte duygulara kanmamaya dikkat et. "Hakikat budur!" demek çok iddialı olurdu o yüzden sen/biz en doğrusunu bilirsin/biliriz.

"Hoşça kal, Dünya?"

1 Ekim 2018 Pazartesi

Yenikapı Hakkında Ufak Bir Yazı

Merhaba canım, nasılsın? Sancılı geçirdiğim dönemler haricinde hiç de fena değilim. Harekete geçmeyi de öğrenebilirsem sanırım bir şeyler yerli yerine oturacak gibi. İyi ve kaliteli bir insan olma çabamdan gerçekten yoruldum fakat aynı zamanda kötü ve boş biri olmaktan korktuğum için bir şekilde hayatımı sürdürüyorum. Ama sevgili okur, şimdi bunları konuşmanın ne yeri ne de zamanı.

Canım o kadar sıkkın ki, "Yenikapı'ya ulaşım kolay olduğu için mi mevcut hükumet miting alanını oraya uygun gördü yoksa miting alanı orada olduğu için mi ulaşımı bu kadar kolay?" sorusuna seninle birlikte cevap arayacağız. Sorunun cevabı ilk başta kestirip atacak cinsten basit gibi görünse de işin içine Marmaray ve Kazlıçeşme Miting Alanı gibi kriterler girdiği zaman oldukça zevkli bir hal alıyor.


Bu sorunun cevabını vermemizdeki metodolojimiz belli. Kafamda kurduğum rahat ve eğlenceli bu süreci umarım yazıya da yansıtabilirim. Üst başlıklar akabinde alt başlıklar içerisinde istatistikleri ve bilgileri seninle paylaşacak, en sonunda da karar vereceğiz. Bu başlıklar;
  1. AK Parti'nin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın Kısa Tarihçesi
  2. Yenikapı Miting Alanı'nın İnşaat Süreci
  3. Metrolar Bakımından Yenikapı
  4. Konumu Bakımından Yenikapı
  5. Son Karar: Yenikapı'ya Ulaşım Kolay Olduğu İçin Mi, Miting Alanı Orada Olduğu İçin Mi?
Başlıklardan kısa kısa bahsetmem ve neden orada bulunduklarını belirtmem gerekirse; "AK Parti'nin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın Kısa Tarihçesi" bölümü, mevcut hükumet durumuna gelirken yaşanan politik gelişmeleri ve akabinde bunun Yenikapı Miting Alanı'yla ilişkisini yorumlayabilmek için bize yol gösterici olacak bir kısım. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdoğan'dan günümüz Cumhurbaşkanı Erdoğan'a dair işlenecek bu bölümde sayısal istatistikler, bize çok ama çok yardımcı olacak.

"Yenikapı Miting Alanı'nın İnşaat Süreci" bölümü, hem toplumun bu yeni meydana olan bakışlarını inceleyecek, hem de metro inşaatlarıyla arasındaki ilişkilerin öne çıkmasıyla birlikte birbirleriyle hiç şüphesiz içkin ilişkilerinden kimin galip geleceğine dair altın bilgiler verecek.

"Metrolar Bakımından Yenikapı" bölümü, İstanbul'un en çok yolcu alan üç temel raylı sisteminin yapılışlarını irdeleyip M1-M2-Marmaray arasındaki ilişkiyi gözler önüne sürmekle kalmayacak, İstanbul'un ulaşımının omurgasını tüm çıplaklığıyla okuyucuya gösterecek.

"Konumu Bakımından Yenikapı" bölümü, tabir-i caiz ise jeopolitik konumu olarak Yenikapı'yı irdeleyecek, bu tip etkinlikler için müsait olup olmadığı tartışılacak ve tarihi yarımadadan kendine pay bulan bu semt hakkında genel bilgiler verecek.

"Son Karar: Yenikapı'ya Ulaşım Kolay Olduğu İçin Mi, Miting Alanı Orada Olduğu İçin Mi?" bölümü de adından anlaşılacağı gibi tüm öğrenilen tonlarca bilginin son bir kritiğini yaparak mevcut hükumetin metroları uzattığı, Marmaray'ı oradan geçirdiği için mi Yenikapı'nın bir toplanma alanı olduğu ya da bunun tam tersinin olup olamayacağı, Yenikapı'daki deniz otobüsleri, otobüs durakları ve hatları bilgisiyle birlikte pekiştirilip okuyucunun tatmin edici bir cevap bulunması sağlanacak.

İlk dört maddeyi okumadan direkt beşinci maddeyi, "Ben zaten biliyorum yuah!" diye atmanız pek tavsiye edilmez çünkü hem aralarda vereceğim eğlencelik bilgileri kaçırmış olacaksınız hem de birbirleriyle olan ilişkilerini göremeden sonuca geçmeniz tatmin olmadığınız bir cevapla sonuçlanabilir. Gerekli duyurular ve belirtmeler yapıldıysa hiç gaz kesmeden ilk başlıkla birlikte yazıya başla!

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan'ın Kısa Tarihçesi

27 Mart 1994 yılının yerel seçimlerinde Refah Partisi'nin aday göstermiş olduğu Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin başkanlık koltuğuna oturmasıyla kendini halkına ve seçmenine göstermiş oldu. Refah Partisi'nin kapanmasıyla Yenilikçiler ve Gelenekçiler grubunun Yenilikçiler ayağında bulunan Erdoğan ve Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi çalışma arkadaşları 14 Ağustos 2001 yılında AK Parti'yi kurdular.

Adelet ve Kalkınma Partisi -kısaca AK Parti- verilen bu oluşumun birincil amacı, 2002'de yapılacak olan genel seçimlere dahil olarak iktidar partisi olabilmekti. Nitekim 3 Kasım 2002'deki genel seçim istatistikleri AK Parti'nin istediği ya da isteyeceği şekilde sonuçlanmıştı. 10.8 milyon oy ve %34 oranla meclisteki çoğunluğu sağlayabilmiş ve tek başına iktidar olabilmişti. 3 Kasım 2002 seçimlerini ilginç kılan bir diğer olay, Milliyetçi Hareket Partisi -kısaca MHP- dahil olmak üzere bir çok siyasi partinin %10'lük baraja takılmasından ötürü mecliste kendine yer bulamaması üzerine yaşanan hadiselerdi. Seçim içerisinde kullanılan oyların tamı tamına %46'sı meclis içerisinde kendine temsilci bulamamıştı.

Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olamamasından ötürü Abdullah Gül, başbakanlık görevini üstlendi ve hükumet kuruldu. Takvimler 9 Mart 2003'ü gösterdiği zaman Siirt'teki birkaç milletvekinin görevleri düşürülünce ara seçim yapılmak zorunda kalındı. Siirt'ten milletvekili olarak giriş yapabilen Erdoğan'nın önünde başbakan olmaması için herhangi bir engel kalmamıştı ve 59. hükumeti kurarak başbakanlık görevine başladı.

AK Parti genel başkanı ve başbakan sıfatlarıyla birlikte 22 Temmuz 2007 tarihinde sandığa giden Erdoğan, partisince 16.3 milyon oy ve %46'lık oranla birlikte gerekli olan tek iktidar çoğunluğunu bir kez daha yakalamayı başardı. Başbakanlık görevini sürdürmeye devam ederken, 2007 referandumundan ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinden zaferle ayrıldı. 21.3 milyon oy ve %49'luk oran ile birlikte tarihinin en çok oy topladığı ikinci seçimine imza attı.

AK Parti, 30 Mart 2014 seçimlerine Erdoğan'ın önderliğinde hazırlanırken bizim de masaya yatırdığımız konuyu önemli bir şekilde ilgilendirecek bir gelişme yaşandı. Başbakan Erdoğan'ın belirttiğine göre 2 milyon kişinin katılımıyla 23 Mart 2014'te gerçekleşen miting, Yenikapı Miting Alanı'nda gerçekleşti. Bu, Yenikapı Miting Alanı'nın ilk mitingiydi.

Halk ilk defa kendi cumhurbaşkanını seçmek için sandığa 10 Ağustos 2014 tarihinde gitmiş bulundu. 21 milyon oy ve %51'lik oran ile birlikte Erdoğan, artık hem AK Parti genel başkanlığını hem de başbakanlığı Ahmet Davutoğlu'na bıraktı. Erdoğan'sız bir AK Parti'nin hem seçimlerde hem de siyasi arenada ne yapacağı tam bir merak konusuydu çünkü Erdoğan'sızlık AK Parti'nin tarihinde bir ilk demekti.

AK Parti genel başkanlığı ve başbakanlık direksiyonunda Ahmet Davutoğlu varken gerçekleşen ilk genel seçim 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşti. Oy oranı olarak değil belki ama seçmeninden toplamış olduğu oylar bakımından oldukça gerileyen bir AK Parti vardı. Evet, sandıktan yine 1. olarak AK Parti galip geldi ama meclisteki gereken 276'lık çoğunluğu 258 koltukla yakalayamadı. 18.8 milyon oy ve %49 oranla seçimlerden ayrılan AK Parti'nin yanı sıra diğer siyasi partiler için de oldukça yoğun bir döneme giriş yapıldı. Koalisyon çalışmalarında beklenen çıkamayınca seçmenler, erkenden sandığa gitti. 1 Kasım 2015'te gerçekleşen erken seçimlerde AK Parti, 23 milyon oy ve %49'luk oran ile birlikte tarihinde en çok topladığı oyu kaydetmiş oldu.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı devam ederken tartışma konusu olan sistem değişikliği (AK Parti'lilerce sistem geliştirmesi/güncellemesi) ve onun referanduma taşınması fikrine pek de sıcak bakmayan Davutoğlu istifa etti ve başbakanlık koltuğunu Marmaray hakkındaki açıklamaları ve röportajlarıyla da dikkat çeken eski Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım'a bıraktı.

16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen referandum gerçekten de incelemeye değer bir nitelik taşıyor. AK Parti ve MHP, referandum için evet çağrısı yaptı. 25 milyon oyla evet, 23 milyon oyla hayır diyen halkın oranları %51'e, %49'du. Belediyelerini elinde buldurduğu İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde bile hayır diyenlerin çoğunlukta olması, "AK Parti'nin tahtının sallandığına" dair yorumların önünü açtı.

2017 referandumu ile birlikte Recep Tayyip Erdoğan, tekrardan AK Parti genel başkanlığına geldi. Peşinden yaşanan 24 Haziran 2018 erken seçimlerinden galip ayrıldı. Referandumla birlikte koltuk sayısı 600'e çıktığından 301 demek, çoğunluk demekti. Tek başına AK Parti 301 koltuğu bulamasa da Cumhurbaşkanın Erdoğan olması ve MHP ile yapılan ittifakın başarılı olmasıyla mecliste söz sahibi olabildi. AK Parti, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 21 milyon oy ve %42 oranla ayrılırken Recep Tayyip Erdoğan, işi tek turda bitirerek 26 milyon oy toplayarak oranını %52'yle seçimlerin galibi olarak adını yazdırdı.

Kurulur kurulmaz iktidara gelmesiyle birlikte halihazırda dikkatleri üzerine çekmeye başaran parti, teknik olarak istatistiksel ve seçim zaferleri açısından pek fire vermemiş gibi görünüyor. En başarılı olunan zamanları, tabir-i caiz ise AK Parti'nin altın çağı için 2011-2014/2015 dememiz pek mümkün. Bu yıl aralıkları bizim yazımız için de çok kritik çünkü hem Yenikapı metrolarının hem de Yenikapı Miting Alanı'nın kullanıma açıldığı yılları içeren süreçler. Uzun lafın kısası parti, en güçlü döneminde ya da bir diğer deyişle seçmeniyle çok içli dışlı olduğunda miting alanını var etmiş gibi görünüyor. Nitekim hepimizin aklına kazınan "Büyük İstanbul Mitingi" sadece bir kere olan bir vaka değil. 2014 yerel seçimi de dahil olmak üzere 5, 15 Temmuz Demokrasi Mitingi dahil edilirse 6 adet mitinge ev sahipliği yapmış durumda. Üstelik adetten olacak gerek ki, her bir miting; seçimlerinden tam bir hafta önceki pazar günü gerçekleştirilmiş.

"AK Parti güçlenmesiyle Yenikapı'yı yaptı." demek ilk bakışta ultra büyük bir yanlış gibi görünmemekte. Çünkü burada atlanmış olan iki adet mühim soru, asıl cevaba gitmemizi engellemektedir. Bunlardan ilki Yenikapı Miting Alanı'nın ne zaman yapılmaya karar verilmesi ve inşaat sürecinin ne kadar sürdüğü ile alakalı olan sorudur. Ne de olsa bu tip bir yapının inşası, 4 ayda olacak bir şey değildir. İkinci soru ise metnin ana fikri olan, Yenikapı'yı ulaşımla değerli kılan AK Parti için orasının biçilmiş kaftan olabileceği sorusu üzerinedir. Altın çağa denk gelmesi midir, tesadüf müdür yoksa altın çağı başlatan hamle midir? Bunları tahlil etmek için Yenikapı Miting Alanı'nın İnşaat Süreci başlığına geçmemiz gerekli.

Yenikapı Miting Alanı'nın İnşaat Süreci

Yenikapı Meydanı olarak da bilinen bu yerin asıl ve resmi adı, "İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı" olarak belirlenmiş durumda. Bu isimlendirme kendi içerisinde iki sebebe bölünmüş durumda. Bunlardan ilki aslında Yenikapı Miting Alanı'nı var olmasını sağlayan sebep, göstericilerin ihtiyaç duyduğu protesto alanını yaratmak. Nitekim bu konuda, "Zaten protesto, iktidarlarca sevilmez bir de gidip bir gidişatın kötü olduğunu vurgulamaya çalışan birine yer mi göstereceksin?" yorumlarıyla yoğun bir şekilde topa tutulmuştur.

İkinci sebebi ise konserler, gösteriler, fuarlar gibi kültür sanat etkinliklerinin de burada gerçekleştirilebilecek şekilde tasarlanmış olmasından gelmekte. En yakın örneğini vermek gerekirse Gençlik Festivali, Yenikapı Miting Alanı'nda gerçekleştirildi.

Alanın inşa edildiği yer de, inşa edilme metotları da oldukça büyük eleştiri konusu olmuştur. Öncelikle birçok kişiye göre Yenikapı bir meydan değildir fakat bu duruma "Konumu Bakımından Yenikapı" başlığında değineleceğinden ötürü atlayarak direkt inşa edilme metodundan bahsetmek istiyorum.

Yenikapı Miting Alanı, 673 bin metrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Ortalama 1.5 milyon, maksimum 2.5 milyon ziyaretçiyi içine alabilmesiyle birlikte, kişi başına düşen alan -ortalama kişi sayısı üzerinden hesaplarsak- 0,45 metrekare olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapımının büyük bir tartışma konusunu olmasındaki en büyük temel ise denize dolgu yapılarak var edilmesidir. 673 bin metrekarelik alanın 518 bin metrekaresi deniz doldurularak inşa edilmiştir. Bu da ekolojik sorunların doğabileceği yönünde birçok endişeye sebep olmuştur.

Bir diğer tartışma konusu da elbette güvenlik üzerine olmuştur. Denizi doldurmanın deprem gibi doğal felaketlere ne denli hazırlıklı olacağı bilgisi kestirilemediğinden endişelere yol açmıştır. Çevresel sorunlar, dayanıklılık gibi konular kadar olmasa da betonsallığından ötürü çirkin görünmesi de yine birçok vatandaşın eleştirdiği bir nokta olmuştur.

Tüm bu eleştirilere rağmen Yenikapı Miting Alanı'nın inşaatına 2012 tarihinde başlandı. Bu bilgiyi 21 Haziran 2012 tarihli Habertürk'ün haberinden alıyoruz. Habertürk'ün belirttiğine göre planın ve projenin yürütüldüğü, İstanbul'a yeni bir meydan yapıldığı ve 1 milyon kişilik kapasitede olacağı yönünde. Fakat konumuza da değinen altın vuruş son paragrafta gizli.

...Açıklamada, şöyle denildi: 
''Türkiye'nin en büyük ve en yoğun metropolü ve dünya kenti konumunda olan İstanbul'un merkezine yakın, ulaşım bağlantıları çok yönlü ve güçlü olan, farklı ulaşım imkanları ile toplanma ve dağılmanın hızlı ve konforlu bir şekilde gerçekleştirilebileceği alanda yapılması tasarlanan resmi kutlamalar, miting ve gösterilere aynı zaman diliminde yoğun olarak katılacak kullanıcıların fonksiyonel ihtiyaçlarına cevap verebilecek...ve 1 milyon 250 bin kişinin aynı anda toplanabileceği bir yer olarak Yenikapı'da bulunan proje alanı 'İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı' olarak belirlenmiştir.''

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Genel Müdürlüğü'nce onay verilmeden önce yapılan açıklamaya bakılacak olursa, halihazırda Yenikapı ulaşım bağlantılarını kaliteli ve çeşitli olarak tanımlamış. Yani ekibe göre, orada bir meydan olmasının sebebi rahat ulaşımı olmasına temellenmiş durumda. "Metrolar Bakımından Yenikapı" bölümünde metrolara uzun uzun değinileceği için otobüsler üzerinden bir istişare yapmamız gerekli.

Yenikapı Marmaray ve Yenikapı Miting Alanı duraklarından geçen 22 otobüs gözüküyor. Bunlar; 146T, 30D, 31, 31Y, 336Y, 33E, 36Y, 39, 39D, 39K, 41Y, 69A, 70FY, 70KY, 71AT, 72YT, 76A, 77, 88A, MR35, MR5 ve YT-1 olarak karşımıza çıkıyor. Otobüs hatlarının açılış tarihlerini bulamadığım için ben de Ekşi Sözlük'e girilen ilk entry'leri baz aldım. Elbette girilen entry'den önce de bu otobüsler var olabilir fakat yine de ulaşılabilen en kesin bilgiler bunlar. Öncelikle, içlerinden sadece 12 tanesinin entry'leri girilmiş durumdaydı. 2002, 2003, 2004, 2005, 2008, 2010, 2011, 2014 senelerinde girilen entry'lerden de anlaşılıyor ki Yenikapı'ya gitmek elbete imkansız değildi. Fakat miting alanının ya da Marmaray'ın da çok büyük etkisi olmuş durumda.

Ekşi üzerinde 28 Nisan 2013 tarihinde iwillshowyouwhatitmeans isimli bir yazar (ya da sözlükçe suser) attığı entry sayesinde bizlere Yenikapı Miting Alanı'nın inşaat süreci hakkında bilgi veriyor. "Geçtiğimiz haftalarda denizi doldurmak üzere dalgakıranların yapımına başlanmış." ibaresiyle hem daha çok işinin olduğunu vurgulamış oluyor hem de 2013 tarihinde aktif olarak Yenikapı Miting Alanı ile uğraşıldığını gözler önüne seriyor.

27 Eylül 2013 tarihli Milliyet'in haberine göre ise Yenikapı Miting Alanı inşaatının %95'ı bitirilmiş durumda. Hatta, "İşte yeni miting alanı" şeklinde cesur bir başlık atılmış. Haberin içinde son rötuş, son viraj ibareleri sık sık yinelenmiş. Ayrıca ekolojik dengeyi bozacak iddialarını dindirebilmek adına İleri Biyolojik Artıma Tesisi kurulacağı da belirtilmiş. 2014 yerel seçimine yetiştirilmesi için canla başla çalıştığını söyleyen ekip, peyzaj çalışmalarına da start vermiş.

Haber doğru olmuş olacak ki 2014 yılına geldiğimizde ise, Erdoğan siftahı 30 Mart 2014'teki yerel seçimler için gerçekleştirmiş olduğu 23 Mart 2014 mitingiyle yapmış oldu. Uzun lafın kısası Yenikapı Miting Alanı fikri 2012'de ortaya atılmış, en derin çalışmalarını 2013'te görmüş, tam tarih olarak 23 Mart 2014'te de açılmış.

Tam bu konu hakkında kesin kanıya varırken bizden gözlerimiz 20 Haziran 2012 tarihili CNN Türk haberine çeviriliyor. Haberde belirtilene göre, "Projenin bir amacı da kısa zamanda miting alanına ulaşımın sağlanması." Şimdi işte burada iş, metrolara kalıyor.

Metrolar Bakımından Yenikapı

Türkiye'de beş şehirde metro bulunuyor. Adana, Ankara, Bursa, İstanbul ve İzmir. İstanbul, Türkiye'nin en kalabalık şehri olmasından ötürü birtakım cephelerden diğer illere göre daha gelişmiş olmak zorunda. Bunu da gördüğümüz en iyi yer ulaşım kısmı olmakta. İnşaatı süren metro hatları ve ihaleleri tamamlananlar hariç olmak üzere; M1A, M1B, M2, M3, M4, M5, M6 ile birlikte 6/7 metroya sahip. Üstüne tramvaylar, füniküler hatlar, teleferikler, Metrobüsler, Marmaraylar ve hiç şüphesiz otobüsler de eklenince devasa bir ulaşım ağıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Konumuz Yenikapı ve metroları olduğu için sadece M1A, M1B, M2 ve Marmaray bilgileri paylaşılacak şekilde hazırlandı. Fakat yine de aktarma bilgileri verilmeden geçilmeyecek.
  • 2013 yılında açılan M3 Kirazlı-Olimpiyat-Başakşehir metro hattı, Kirazlı üzerinden M1B'ye aktarma yapabilir. M1B'in son durağı Yenikapı'ya ulaşmak mümkün.
  • 2012 yılında açılan M4 Kadıköy-Kartal-Tavşantepe metro hattı, Ayrılık Çeşmesi üzerinden Marmaray'a aktarma yapabilir. Marmaray ile Yenikapı'ya ulaşmak mümkün.
  • 2017 yılında açılan M5 Üsküdar-Yamanevler metro hattı, Üsküdar üzerinden Marmaray'a aktarma yapabilir. Marmaray ile Yenikapı'ya ulaşmak mümkün.
  • 2015 yılında açılan ve "Dünya'nın En Kısa Metrosu" ünvanına sahip olan M6 Levent-Boğaziçi Üniversitesi metro hattı, Levent üzerinden M2'ye aktarma yapabilir. M2'nin son durağı Yenikapı'ya ulaşmak mümkün.
Derinlemesine incelemeye başlamadan bile yukarıdan rahatlıkla görülebilir ki, İstanbul içerisinde bulunan bütün metrolar Yenikapı'ya ulaşmaları mümkün kılınmış. Buradaki kilit konu bu ulaşım, en az bugün ki kadar konforlu muydu yoksa bu konforu sağlayan Yenikapı Miting Alanı mı oldu?

M1A/M1B Yenikapı-Atatürk Havalimanı/Yenikapı-Kirazlı Metro Hatları

İstanbul'un ilk ve en eski metro hattı olan M1, kendi içerisinde M1A ve M1B olmak üzere ikiye ayrılmasıyla oldukça ilgi çekici bir metro hattı olarak karşımıza çıkıyor. 1989, 31 Ocak 1994 ve 7 Mart 1994 tarihlerinde üçerli etaplar olarak açılan M1 ya da günümüzün M1A'sı birçok kez uzatmalara ve ek istasyonların açılmasına da şahit olmuştur. Üçüncü etabın açılışıyla birlikte söz konusu metro hattı, Bakırköy-Aksaray (Emniyet-Fatih, Bayrampaşa, Kartaltepe-Kocatepe) arasında çalışıyordu.

1975 yılında Yenibosna'ya uzatıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan, 26 Temmuz 1995 tarihinde M1'in Ataköy istasyonunu açtı. 1999'da ise Bahçelievler istasyonu açılarak, M1 metro hattı adına 20. yüzyıla nokta kondu.

2002 yılında yani AK Parti yeni yeni var olmaya çalışırken ise metronun fuar alanı ve havalimanı uzatmaları gerçekleştirildi. Bu uzatma çalışmalarının da daha öncesinden planlandığını düşünürsek, havalimanı uzatmasının mevcut hükumet ile bir bağlantısı olmadığı aşikar olacaktır.

14 Haziran 2013 tarihinde Otogar-Kirazlı arası uzatılarak M1B hattı var edildi. Yenikapı-Kirazlı olarak anılan yeni yan dal metro hattının son durağı Yenikapı olmasında rağmen M1A'nın son durağı Aksaray olduğundan aktarmalar Yenikapı üzerinden değil Aksaray'dan yapılıyordu.

9 Kasım 2014 tarihinde eski İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş'ın da katılımıyla birlikte Yenikapı istasyonu açılmış oldu. Artık M1A, M1B, Marmaray ve M2 birbirlerine tam anlamıyla bağlanmıştı. Bu kapsamda, yapılan ilk mitingin 23 Mart 2014'te, yerel seçimlerin de 30 Mart 2014'te olduğunu düşünürsek Yenikapı istasyonunun günümüzdeki anlamıyla kullanılmaya başlanması, miting ve seçimlerden sonraya kalmış demektir.

M2 Hacıosman-Yenikapı Metro Hattı

M2 metro hattı, metrolar içerisinde en çok yolcu taşıyan metro hattı olarak karşımıza çıkıyor. İstasyonların nerede olduğuna bakacak olursak bu pek de şaşılacak bir bilgi olmayacaktır. Şişli-Mecidiyeköy, Levent gibi istasyonlarını bir kenara bırakacak olursak İstanbul ve İstanbul Teknik üniversitelerini içeren bir hat olması bile onu, öğrencilerin göz bebeği haline getiriyor.

Yapımı oldukça uzun ve aşamalı süren bir metro hattı olarak karşımıza çıkan M2'nin ilk etabı sadece Taksim-Levent arasını içeren oldukça kısa bir alanı kapsıyor. 19 Ağustos 1992 senesinde temel atılma çalışmaları yapıldı. Taksim-Şişli arası tünel, Haziran 1994; Şişli-4. Levent arası tünel, Temmuz 1994'te birbirlerine bağlandı. Taksim-4. Levent'in birbirlerine bağlanması 1995'i buldu. 25 Mart 1999'da ise deneme seferleri başlamış oldu.

16 Eylül 2000 tarihinde 1. etap Taksim-Levent açıldı. Akabinde 1 ay sonra 4. Levent eklendi. 2. etap, Atatürk Oto Sanayi, İTÜ-Ayazağa için tasarlandı ve 31 Ocak 2008 tarihinde uzatmaları yapıldı. Nisan 2011 tarihinde ise Hacıosman istasyonu açıldı.

3. ve en kritik uzatma Yenikapı yönüne doğru yaşanan gelişmeler üzerine kurulu. Çünkü açılış tarihleri, bizlere "Yenikapı için acele edildiği" bilgisini çok rahat bir şekilde vermiş durumda. Hacıosman'dan Yenikapı yönüne doğru giderken ...Taksim-Şişhane-Haliç-Vezneciler/İstanbul Üniversitesi-Yenikapı istasyon sıralamasına tanık oluyoruz. Fakat 15 Şubat 2014 tarihinde Yenikapı istasyonu açılmasına rağmen Vezneciler/İstanbul Üniversitesi istasyonun açılması 16 Mart 2014'ü buluyor.

Yenikapı istasyonu son durak olmasına rağmen, Vezneciler istasyonundan daha erken açılmasıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Yenikapı için bir hazırlık olduğunu resmen kanıtlıyor ve ana sorumuz için bize gerekli olan çinkolardan birini vermeyi başarıyor. Üstelik ilk mitingten ve yerel seçimden sadece 1 ay önce hazır olması da haneye artı katacak ayrı bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.

Marmaray

İşler Marmaray'a geldiği zaman gerçekten Arap saçına dönüyor. Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle diğerleri gibi bulunan metro hatlarının uzatılması söz konusu değil, sıfırdan yapılan bir tünel ve demiryolu söz konusu. İkinci olarak işletmesi İETT ya da eski adıyla Ulaşım A.Ş yeni adıyla Metro A.Ş'de değil direkt Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'na bağlı. Bakanlığın doğrudan ilgilendiği, maliyetli ve gerçekten çok uzun süren bir proje. Ayrıca Marmaray bir metro değil, banliyö treni.

Marmaray, bahsi geçen diğer metro hatlarına nazaran öne çıktığı özellikle parlamaya çalışmasıyla da resmen hakkında bilgi almak isteyenleri zor duruma düşürüyor. Denizin altından geçen bir derin batma tüp tünel (ki bu Dünya'nın en derinidir) sayesinde Avrupa ve Asya yakasını birbirine bağlıyor. İşte tam da bu nedenden ötürü spesifik olarak bir istasyon hakkında bilgi toplamak istediğiniz zaman bu çoğunlukla Sirkeci ve Üsküdar için geçerli oluyor. Fakat biraz araştırmanın çözemeyeceği hiçbir sorun yok.

Binali Yıldırım'ın TRT Haber'de vermiş olduğu bir demeçte Marmaray'ı duyurmasıyla birlikte bunun asırlar öncesinden gelen bir hayal olduğunu belirtti. Bildirilenlere göre Sultan Abdülmecid, 1860 yılında bu projeyi dile getirmiş. Evet, bilgi doğru. Hatta Fransız mühendis S. Preault ile birlikte çalışılmış. Üstelik çizimler dahi yapılmış. Fakat Yenikapı ile alakalı bir bilgi o dönem için bulunmuyor. Sadece Sirkeci-Üsküdar arası gömme tünel ve demiryolu olarak ilkel bir tasarıma sahip.

Dünya Bülteni'nin 5 Ağustos 2013 tarihli haberine göre Tünel-i Bahri adı uygun görülen bu proje; siyasi vakalar ve ekonomik nedenlerden gerçekleşememiş. Bu proje üstünde birkaç kişi daha çalışmış çalışmasına ama yine ana amaç iki yakayı birbirlerine bağlamak olduğundan Yenikapı'yı dahil etmemişler.

Yapılan ilk fizibite edütü 1985 yılında gerçekleşmiş olsa da, Marmaray ana amacından sapmayıp sadece Sirkeci-Üsküdar arasında incelemelere tabi tutuldu. 2002'ye kadar birtakım teklifler ve imzaların ardından yine 2003'te edüt çalışmalarına maruz kaldı. RayHaber'in 23 Ocak 2012 tarihindeki haberine göre Binali Yıldırım, bakanlık olarak 2003 yılından beri bu proje için çalıştıklarını ve 2013'ün sonlarında İstanbulluların Marmaray'a kavuşacağının müjdesini verdi.

Peki ya Marmaray neden bu kadar gecikti? Çünkü geçtiği istasyonlarca çok derinde bulunduğundan arkeolojik birçok kalıntının bulunmasıyla birlikte yepyeni bir çalışma sayfası açmış oldu. 28 Ekim 2016 tarihili Erman Ertuğrul'un yazısı bize hem bu çalışmalar hakkında, hem de üzerinde kafa patlattığımız soruyla ilgili olarak muhteşem bilgiler veriyor. Yazıda belirtilene göre 2004 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar içerisinde Yenikapı da var. Üstelik sadece bu da değil. 1 Kasım 2013 tarihli yapi.com.tr'nin haberi de bunu destekler nitelikte.

Yani Marmaray'ın Yenikapı'dan geçmesi fikri 2004'ten beri var olan bir atılım. Bu Yenikapı Miting Alanı'nın inşaatından da, metroların uzatılmasından da oldukça önce yapılmış bir hamle. İşte bununla birlikte "Konumu Bakımından Yenikapı" bölümünde öğreneceğimiz bilgiler şu zamana kadar kafa patlattığımız sorunun sorulmasına değer kılacağını gösterir nitelikte olacak.

9 Mayıs 2004'te inşaatı başlayan Marmaray, arkeolojik çalışmaların ister istemez yavaşlatmasıyla birlikte 29 Ekim 2013'te bitirildi. Bu vakit de aynı şekilde, Yenikapı Miting Alanı'nın inşaatından da, metroların uzatılmasından da oldukça öncesini kapsamakta. Üstelik NTV'nin 28 Ekim 2013'te Binali Yıldırım'la Yenikapı'da yapmış olduğu röportaj resmen altın vuruş olarak karşımıza çıkıyor.

- Maliyeti nedir? Birde burası yapılırken neden Beşiktaş’tan yapılmadı diyenler olabilir?
Tabi jeolojik yapı, boğazın derinliği, İstanbul’daki seyahat güzergahları bütün bunlar detaylarıyla ele alınıp düşünüldü. Yarın açılışını yapacağımız kısmın yaklaşık maliyeti 5 buçuk milyar TL. Ama bunun üzerinde tabi banliyö hatlarının iyileştirilmesi var...

- Tamamen entegrasyonu diğer ulaşımlarla sağlanmış durumda mı?
Bu proje ile birlikte Kartal’dan binen Ayrılıkçeşme’de inebiliyor, Marmaray’a binip Üsküdar’a, Sirkeci’ye, Yenikapı’ya gelebiliyor. Yenikapı’dan Bağcılar’a raylı sistemle geçebiliyor veya Beyazıt’tan Kabataş’a finükülerle Taksim’e gidebiliyor. Ama yılbaşından sonra bu Yenikapı istasyonundan Yenikapı, Şişhane, Taksim, Levent, Maslak metrosuna geçiş sağlanabiliyor. Dolayısıyla Marmaray, İstanbul’un toplu ulaşımında raylı sistemde ana omurgayı oluşturuyor.

Uzun lafın kısası Binalı Yıldırım, M2 metro hattı için yılbaşından sonrasını işaret ediyor (nitekim Yenikapı uzatmasının Şubat'ta olduğunu görmüştük) fakat M1 hakkında kesin bir bilgi veremiyor. T1 Kabataş-Bağcılar tramvay ve F1 Kabataş-Taksim finüküler hatlarından da bahsetmeden edemiyor. Ayrıca Marmaray'ın istasyonlarından birinin Beşiktaş'ta değil de Yenikapı'da olması yerin yapısına bağlansa da oraya olan ulaşımında bu kararı vermede büyük rol oynadığını görüyoruz. Bir diğer deyişle Binalı Yıldırım ve ekibi, Yenikapı'ya ulaşımı çeşitli ve kolay görmekte. Bu da Yenikapı Miting Alanı'nın neden Yenikapı'da seçildiğine dair bir ipucu veriyor.

Demek ki Yenikapı'ya ulaşmak en azından devlet erbaplarına göre rahat, kolay, konforlu ve çeşitli. Peki ya İstanbulular bu işe ne diyor? Bundan daha da önemli bir soruyu atlamış olabilirim sanırım, Yenikapı nerede?

Konumu Bakımından Yenikapı

Yenikapı, Fatih içerisinde bulunan bir semt. Fatih'in bir diğer semtleri olan Aksaray'a ve Samatya'ya komşu. Beyazıt, Laleli civarlarına yakınlığıyla bilinse de otoyol üzerinden Sultanahmet, Eminönü, Beyoğlu (Taksim) ve Vezneciler'e de ziyadesiyle yakın ve ulaşımları mümkün. Taksim'e yakın olmak demek, ister istemez Kabataş'a, Beşiktaş'a ve Şişli'ye de yakın olmak anlamına geliyor.

Eminönü, Fatih'e bağlı bir semt değil ayrı bir ilçeyken İstanbul şehir merkezi olarak kabul ediliyordu. Asya yakası ise bu yüzden "karşı yaka"ydı. Eminönü, Fatih'e dahil edildikten sonra Fatih ilçesi içerisinde bulundurduğu valilikle, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlık binasıyla birlikte şehir merkezi olma görevini üstlendi. Bu da Yenikapı'yı ister istemez, İstanbul şehir merkezinin bir parçası olarak kılıyor.

Şu an her ne kadar şehir merkezinin bir parçası da olsa, doğrudan 3 trenle bağlantısı olsa da, 20'den fazla otobüse ev sahipliği yapsa da, İstanbul'un en çok kullanılan raylı sistemi olan T1 Kabataş-Bağcılar tramvay hattına yürüme mesafesi kadar bir yakınlıkta da olsa Yenikapı Miting Alanı'nın duyurulması ve yapımı esnasında insanlar, Yenikapı'nın pek de iyi bir yer olmadığını savunmuşlar.

Ekşi Sözlük'te, 21 Haziran 2012 tarihinde fizico isimli bir yazarın yazmış olduğu entry, bu konu hakkında ne kadar keskin düşündüğünü gösteriyor. "Yenikapı gibi şehir dinamiğinin dışında sosyal olmayan bir alanı bu iş için ayırmak ahmaklık." demesinden de anlayabiliyoruz ki, o dönem içerisinde Yenikapı, pek de rağbet göremeyen (en azından sosyallik açısından gençlerce ya da muhaliflerce) bir yer. Fakat yöneltilen eleştiriler sadece bununla sınırlı değil.

Ekşi Sözlük içerisindeki farklı bir yazar, olaya tanımlar cinsinden yaklaşarak yorumunu katmış. 21 Haziran 2012 tarihinde geyikli baba isimli yazara göre; Yenikapı, "meydan" tanımına uymamakta. geyikli baba'ya göre meydan, bir nevi kavşaktır ama daha geniş bir kavşaktır. "Meydan kavramının en önemli özelliği farklı yönlerden gelen yolların kesim noktası olmasıdır." diyerek Taksim meydanının bunun için en iyi örnek olacağını savunmuş. Nitekim haklı çünkü Taksim meydanı; Kabataş, Beşiktaş, Şişli, Haliç, Kasımpaşa, Şişhane ve daha pek çok farklı yönlerden gelen yolların kesim noktasıdır. Fakat Yenikapı'da Taksim kadar olmasa da çeşitli yönlerden gelinebilmesi mümkün bir yerdir. Ne de olsa Yenikapı, İstanbul şehir merkezinin içerisinde bulunduğu bir semt. "Tarihi yarımada" kapsamında kendine yer bulmayı başarmış bir yer.

Biraz da ideolojik olarak düşünmemiz gerekise AK Parti'nin, ismi Fatih olan bu ilçe için birtakım çalışmalar yapması oldukça normal gelecektir. Suriçi'yle, Edirnekapı'sıyla, Topkapı'sıyla, Eminönü'yle birlikte incelendiği zaman ulaşımların raylı sistemli ya da otobüslü bir şekilde oraya aktığını görmek mümkün. Verilebilecek en iyi örnek Topkapı. Benim bile kullandığım 36ES, 41AT gibi otobüsleri bir kenara bırakın; T1 Kabataş-Bağcılar, T4 Topkapı-Mescid-i Selam, Metrobüs tek bir yerde toplanmış durumda. (M1'in Topkapı-Ulubatlı'sı Vatan'a daha yakın olduğu için dahil edilmemiştir.)

Yenikapı, turistik bir yer sayılmayabilir fakat civar esnafın toptan satışlarının büyük bir alıcısı yabancı kökenli (eskiden Rus, şimdi Arap) olduğundan hem farklı dillerde tabelalar hem de farklı etnik kökende insan görmeniz oldukça olası. Daha önce İstanbul'da bulunmamış biri için metrolar çok iyi bir ulaşım yoludur çünkü sürpriz yapmaz. İndireceği yer bellidir, hareket saatti bellidir, dolandırmaz ve en kısa sürede oraya vardırır.

Yenikapı'nın denize kıyısı var. Bu sebepten ötürü İDO başta olmak üzere birçok deniz otobüsüne ev sahipliği yapıyor. Örnek vermek gerekirse Balıkesir'e bağlı Marmara Takımadaların en meşhur üyesi Avşa Adasına seferler Yenikapı üzerinden yapılmakta. Genellikle tatil yolcularını taşıyan Avşa Adasının deniz otobüsleri, sadece oraya değil; Bursa, Yalova, Bandırma, Armutlu gibi kritik noktalara da yolcu gönderebiliyor ve en önemlisi yolcu ağırlayabiliyor. Bu da civar ilçelerden deniz yolunu kullanarak gelebilecek AK Parti'li seçmenleri var ederek daha kalabalık bir miting alanı, daha kalabalık bir miting alanı da rakiplere verilebilecek bir göz dağı olarak pek tabii yorumlanabilir.

Yenikapı, İstanbul'un en orta noktası değil belki kabul fakat Zeytinburnu, Ataköy, Yenibosna, Avcılar, Beylikdüzü, Avnavutköy, Kemerburgaz, Göktürk ilçeleri kadar uzak bir noktada bulunmuyor. Komşu semtleri ve ilçeleri oldukça canlı ve İstanbul'un en kritik yerlerini içeriyor. Bırakın kara ve demiryolunu, deniz üzerinden bile gelinmesi mümkün. Peki ya sevgili NTV muhabirinin sormuş olduğu sorunun bir benzerini bizde soralım, "Politik ve ideolojik sebepler hariç olmak üzere Yenikapı Miting Alanı, neden Beşiktaş'ta değil de Yenikapı'da?"

Son Karar: Yenikapı'ya Ulaşım Kolay Olduğu İçin Mi, Miting Alanı Orada Olduğu İçin Mi?

Söz konusu siyasi partinin hangi zaman aralığında güçlendiğini, miting alanının neden yapıldığını, çevresinde neler olduğunu ve nerede olduğunu sırasıyla tanımış olduk. Artık yazının başında sorduğumuz soruya cevap verebilecek kıvama gelmiş sayılırız. Elimizde bulunan bilgilere hiçbir yorum katmadan, doğrudan incelediğimiz takdirde ilk mitingin yapıldığı tarih olan 23 Mart 2014'ten sadece 1 ay önce erken açılan M2 Yenikapı uzatması ve 8 ay sonra açılan M1 Yenikapı uzatması "Miting alanı orada olduğu için ulaşım kolay." düşüncesini doğrular nitelikte.

Fakat, Yenikapı Miting Alanı'nından önce kullanılan Kazlıçeşme Miting Alanı, Marmaray'a istasyonu olsa bile kalıcı olarak kapatılıp taşınmış durumda. Eğer, "Miting alanı orada olduğu için ulaşım kolay." üzerinden gidiyorsak, bu durumda Yenikapı'ya yeni bir tane miting alanı yapılması yerine Kazlıçeşme'ye ulaşımlar kolaylaştırılabilirdi. Aklıma gelen ilk örnek, M1'deki Zeytinburnu istasyonu içerisinden bir mekik işletmesi yapılabilirdi. T1 tramvay hattı, Kazlıçeşme'ye uğrayacak şekilde T1A, T1B şeklinde bölünebilirdi. Ya da ihalesi tamamlanmış olan Kazlıçeşme-Gaziosmanpaşa-Kadıköy metrosuna (2. Marmaray olarak da geçmekte) yoğunluk verilebilirdi.

Yenikapı gerçekten de bir kümenin kesişim elemanı gibi. Beyoğlu (Taksim-Şişhane) ile Fatih (Aksaray) birer küme iseler, tam ortalarında Yenikapı olurdu eminim. Bu da Yenikapı'nın hem içeriden, hem dışarıdan ulaşabilme potansiyelinin var olmasına fakat metro uzatmalarının var olmaması durumda bu potansiyelin kullanılamaması anlamında gelmekte. Üstelik daha karadan gelen otobüsleri ve denizden gelen (üstelik civar ilçelerden) kişileri işin içine katmadık. M1'in son durağı Aksaray, M2'nin son durağı Taksim iken ve üstelik birbirlerine Yenikapı üzerinden bu kadar yakınlarken metrolarının bağlanmaması düşünülemezdi bile.

Marmaray başlı başına bir husus. 2004 tarihinde, bir diğer değişle Yenikapı Miting Alanı fikri ortalıkta yokken bile bir istasyon olacağını yapılan kazı çalışmaları sayesinde öğrenmiştik. Üstelik Yenikapı sadece ulaşımının çeşitliliği sayesinde de değil, yer şekillerince de Marmaray için oldukça uygundu.

Kazlıçeşme, ulaşımı konusunda sıkıntılı bir yer olsa da miting gibi büyük kapasiteli etkinlikler yüzünden şehir (trafikle) en az etkilenecek şekilde bir tez; Beşiktaş, ulaşım konusunda acayip rahat bir yer olsa da miting gibi büyük kapasiteli etkinlikler yüzünden şehir çok fazla etkilenecek (Vodafone arenada oynanan Beşiktaş maçları buna örnek verilebilir) şekilde bir anti-tezdi. Bu durumda Yenikapı ise bir sentez olacaktır. Ne Kazlıçeşme kadar ulaşımı zahmetli, ne de Beşiktaş kadar şehrin yaşan kısmında olduğu için şehri kötü etkileyecek kadar sıkıntı çıkarıcı bir yer arayışı, okları halihazırda Marmaray istasyonu inşaatı devam eden Yenikapı'ya çevirdi.

Aslında "Ulaşım kolay olduğu için miting alanı orada." ya da "Miting alanı orada olduğu için ulaşım kolay." denmeyebilir. Yenikapı, Yenikapı'da olduğu için bir diğer değişle bu işi yapabilecek en iyi yerde olduğu için Yenikapı Miting Alanı, Yenikapı'da bulunmakta. Fakat tatmin edici kesin ve keskin bir cevap vermemiz gerektiğinden ötürü; Yenikapı'nın konumu, Marmaray için yapılan çalışmalar ve açıklamalar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Genel Müdürlüğü'nün yaptığı açıklama, eski otobüs hatlarıyla durakları, deniz otobüsleriyle çevre illerden yolcu alabilmesi sayesinde anlayabiliyoruz ki; "Yenikapı'ya ulaşım kolay/çeşitli olduğu için mevcut hükumet miting alanını oraya uygun gördü."

Yenikapı semti öylesine uygundu ki, deniz doldurularak alan var edildi. Eminönü'nde böyle bir şeyin olduğunu hayal edin, İstanbul için buyurun cenaze namazına. Aynı şeyi bir de Tuzla için düşünelim, sinek avlıyor miting alanı kimseler gelmemiş. "Miting alanı nerede olursa olsun partinin seçmeni zaten mitingine gitmek istediği zaman gidiyor, bunun için konum o kadar da mühim değil." diyebilirsiniz fakat size pek hak veremem. Alanların aldığı kişi sayısını bir kenara bırakacak olursak, çevredeki dağınıklığın tek ve ortalama bir noktaya toparlamak her zaman için daha kolay olmuştur.

Evet sevgili okur, seninle birlikte yazması da okuması da yoğun fakat eğlencelik bir yazının sonuna geldik. Burada kadar okudun mu bilmiyorum ama "Neden aklına böyle bir şey takıldı da, araştırmaya değer bulup yazısını yazdın?" diye aklına takılmış olabilir. Çok normal. Öncelikle, çünkü canım istedi. En büyük sebebi bu zaten. İkincisi bir şeyi merak edip araştırmak hiçbir zaman utanılacak bir şey olmadı. Üçüncüsü de ben bir inşaat mühendisi öğrencisiyim. Çevremdeki yapılara ve özellikle ustalaşmak istediğim ulaşım alanına eleştirel gözle yaklamaşmaya ve kaliteli/başarılı bir mühendis olmaya çalışıyorum.

Kendine çok iyi bakmayı ihmal etme! Kaynakça aşağıda olacak. Merak et ve araştır. Araştır ve yaz! Asla "Ulan bu ne kadar saçma şey." deme. Bak, ilk bakışta cevabı belli gibi gözüken bir sorunun cevabı aslında öyle değilmiş.

Kaynakça

  • 140journos 22 Mayıs 2016 yazısı, link
  • Milliyet 27 Eylül 2013 haberi, link
  • Habertürk 21 Haziran 2012 haberi, link
  • Ekşi 23 Mart 2014 enrty'si, link
  • Ekşi 21 Haziran 2012 entry'si, link
  • Ekşi 28 Nisan 2013 entry'si, link
  • CNN Türk 20 Haziran 2012 haberi, link
  • RayHaber 23 Ocak 2012 haberi, link
  • Dünya Bülteni 5 Ağustos 2013 haberi, link
  • Akreofili 28 Ekim 2016 yazısı, link
  • NTV 28 Ekim 2013 haberi/ropörtajı, link
  • Binali Yıldırım 29 Ekim 2013 Marmaray açılış konuşması, link
  • Google Maps, link
  • Metro İstanbul hat detayları sırasıyla M1A, M1B, M2: link - link - link
  • NTV Referandum 2017 sonuçları, link
  • Hürriyet Genel Seçim/Cumhurbaşkan 2018 sonuçları, link