Vallahi lan. Geri dönüş konusunda yıldızımız pek barışmasa da istatistiklerimiz cidden çok iyiydi. İnternet içeriklerinin istatistiklerinin yükselmesinin, en azından sabit kalmasının en önemli etmeni süreklilik; bunu inkar edemeyiz. Fakat cidden müsait olamıyordum be. Neler oldu, neler bitti, şimdi ne yapıyorum/ne yapacağım sizlere ondan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle yazmayı çok sevdiğimi biliyorsunuzdur, en azından tahmin ediyorsunuzdur. Yazı yazmaya olan susuzluğumu Wannart'ın yan ayağı olan Wannagate'te ziyadesiyle dindiriyorum. Dürüst olmak gerekirse kafamdaki "Ne yazsam acaba?" düşüncesini tam performans olarak buraya değil, oraya aktarıyorum çünkü haftada minimum iki tane olmak üzere içerik çıkarmam gerekli. Ayrıca burada yazdığım metinlerin ön araştırmalarının vakit sürelerini de aynı şekilde Wannart için kaydırmak zorunda kaldım. Blog'ta uzun süre boyunca bir şey karalayamamamın büyükçe bir sebebi budur anlayacağınız.
Bana destek olmak için yazılarımı okumak istiyorsanız buraya, Wannagate ekibinin bütün yazılarını incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.
İkincil mesele tabi ki okul/eğitim mücadelesi. Çok şükür, ilk seneyi devirdik ve yazın tatiline başladık. Fakat öğrenme konusunda sonsuz açlık duyan biri bu yaz boş durmak istemiyorum. Söylemekten de gocunmam etmem; dil kursları o kadar pahalı ki devletin (büyük ihtimalle İSMEK'in) kurslarından birine gitmek, Adobe eğitimi almak ve enstrüman çalmak çok istiyorum. Hele ki bir çalgı çalmayı öğrenmeden ölürsem çok üzüleceğim.
Peki bundan önce neler vardı, şimdi neler var, sonra neler olacak meselesine gelecek olursak; "İtiraflarım ve Hayallerim - 1" yazımdan sonra ikincisini yazacağımı söylemiştim. Şubat'ın 23'ünden beri o yazı hazır ve yapılması gereken tek şey yayınla tuşuna basmak. Fakat okuduğumda o kadar depresif, o kadar benim içimden, o kadar benden geliyor ki yayınlamak istediğimden/yayınlamam gerekip gerekmediğinden emin olamıyorum. Bana özel olmalıymış gibi geliyor, gerçekten hislerim öyle olmasına rağmen sizlerin "ilgi orospusu" yakışması yapmasından korkuyorum. O sebepten, o böyle kaldı.
Ben toplu taşıma, otobüs ve metrolar konusunda ciddi anlamda bilgi ve bol bol anı sahibiyim. Bu sebepten ötürü bunları bir yerde toparladığım bir yazı yazıyor ve hazırlıyordum ki ismi de çok güzeldi; "Eyvah, Akbil'imi Evde Unuttum!" Bu yazıda toplu taşıma ücretlendirmesinin tarihçesi, hat numaralarının incelenmesi, üniversitelere giden raylı sistem ve toplu taşımanın matematiği gibi 14 maddelik içerikler bulunacaktı. Bunu hâlâ yapmak istiyorum fakat İETT'ye ulaşmaya çalışmalarım acayip yavaş ve sekteye uğraya uğraya gerçekleşiyor. Beyaz masa beni İETT'ye, İETT beni belediyeye paslaya paslaya bir hal oldular resmen.
Yeni yazı dizisi için kolları sıvamıştım; Beman yani (Be)ş (Ma)ddede (N)eden adını vermiş olduğum üç yazılık yazı dizisinde konularım teolojik ve din üzerineydi. Bu yazıları hazırlamak istememin nedeni o dönemde aşırı keyifsiz haberler alışımla ruhumu biraz doyurmaktı. Hem beklediğimden çok çok fazla kolay atlatmamın sayesinde hem de -birbirimizi kandırmayalım- sizlerin din temelli yazıları okumayı sevmediğinizi bildiğimden rafa kaldırdım. Asla geri gelmeyecek demek istemem ama çok çok büyük ihtimalle gelmeyecek. Belki başka konularda Beman yazabilirim ama şunu biliniz ki din temelli bir Beman gelmişse hayatımda bir şeyler acayip kötü gidiyordur.
YouTube'u unuttum mu, unutmam. 7 Temmuz için özel bir video hazırlamayı çok istedim ve neredeyse altı ay öncesinden hazırlanmaya başladım. Ardından 7 Temmuz tarihi benim için deyim yerindeyse içi boş oldu, hiç bir anlam teşkil etmemeye başladı. O yüzden yalan oldu fakat yine de yapmak istediğim iki video fikri var. İçlerinden birinin asla izlenmeyeceğini biliyorum, en fazla 100-200 ama sırf ben istediğim için yapacağım. Diğeri ise hem fikri, hem içerdiği mesaj bakımından çok değerli olduğunu düşündüğüm bir video olacağından kitlelere ulaşma ihtimalinin var olduğunu tahmin ediyorum. Bir aydan biraz daha uzun bir süre sonra yayında olacak. Her iki video da uzunca bir montaj süreci, ses kaydı hassasiyeti ve ön araştırma gerektirecek fakat seyir keyfi bakımından kafamdakini ekrana yansıtabilirsem tam puan bir iş olacak.
(Yazıdan sonra gelen süpriz not. Bahsettiğim videolardan ikincisi yani bir aydan daha uzun bir süre sonra yayında olacak diye belirttiğim videonu iptal etmedim, erteledim. Aklımdaki yayın tarihi ile videonuın içerisindeki çalışma -ufak bir yanlış bilgim nedeniyle- uyumsuz olduğunu gördüm.)
Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır içimde her zaman bir ukte kalan projelerimden biri olacak. Kesinlikle onu var etmeyi hatta ardından da bir ikinci kitapla sağlamlaştırmayı çok ama çok istediğimi bilmenizi isterim. "14 Şubat Özel: Sevgililik veya Flört Caiz Midir, Haram Mıdır?" yazımda da belirttim aynen yazdıklarımı kopyalayacağım;
"...Aşk Metafiziği varsa Felsefesi de Vardır diye bir eserle uğraştığımı biliyorsunuzdur. Hem kitaplaştırma aşamasındaki benim çizmemi aşan bütçeler, hem değindiğim konu itibariyle de arz talebin az olacak olması, hem de tarihin başından beridir hakkında yazılıp çizilen aşk hakkında henüz kendini kanıtlamamış biri olarak atıp tutmak istemediğimden iptal ettim..."
Güzelleme yapmayı bir kenara bırakacak olursak kendisine aşık olunmayan/olunmayacak birinin -üstelik bunun farkında olan birinin- aşk gibi ultra iddialı bir konuda atıp tutması konusunda insanların "Senin neyin var da diyon?!" gibi sevimsiz bir sorusuna cevap veremediğimden ötürü Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır rafa kalkık durumda.
Yoğun tempomdan ötürü vakit ayıramadığım dostlarım kusuruma bakmasın.
Size güzel haberler vermek için didindim, Ağustos sonu-Eylül başları gibi burada olun ve kutlamalarda bize katılın.
İtiraflarım ve Hayallerim - 1'de de söylediğim gibi; "Sizi sevmemek elde değil canlarım benim, öpüyorum hepinizi. Nazi sempatizanı ve çomar olanınız varsa onlar hariç. :v"
Ben topluma göre aydın, Buda'ya göre Nirvana, Tanrı'ya göre peygamber değilim fakat benim de fikirlerim var. Tek değil çeşitli konulara ev sahipliği yapan blog'uma hoş geldiniz!
17 Haziran 2018 Pazar
14 Şubat 2018 Çarşamba
14 Şubat Özel: Sevgililik veya Flört Caiz Midir, Haram Mıdır?
Of, of, of, of... Aman Allah'ım başlığa bak, konu sizce de harika değil mi? Yazının 14 Şubat'ta da yayınlanması ayrı bir güzel oldu şimdi. Sevgililik veya flört durumları tek Tanrılı dinler açısından sorun içerir mi ve bunlar kötü davranışlar mı bunu tartışacağız. Aslında benim önceki yazılarımı sadece bir kere okuduysanız bile buna nasıl cevap vereceğimi tahmin etmiş olmalısınız. Her yazımda bildirdiğim gibi bu tip durumlarda birincil kaynağımız kutsal metinlerin ta kendileri. Bizim hacılarla, hocalarla işimiz yok evelallah; kafamız zehir gibi çalışıyor çok şükür. Söylemeli miyim bilmiyorum ama dinler kronolojik olarak gidiyor haberiniz olsun.
Elbette sevgililik ve flörtlük dünyanın en çok "başkalarından başkalarına" anlamı değişen iki kavram olduğu için tanımlarını bana göre yaptıktan sonra dinlerin tutumuna geçeceğim.
Flört: Potansiyel sevgili olunacak kişiyi tanımak. Demo sürüm sevgili ilişkisi. Sorumluluk yüklenmeyecek kadar serbest, duyguları har vurup harman savurmayacak kadar düzgün olma. Olumlu sonuçlanması durumunda ilişki, olumsuz sonuçlanması durumunda kim bilir belki arkadaş kazanılan eylem. HER İLİŞKİDEN/SEVGİLİLİKTEN ÖNCE FLÖRT OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
Sevgililik: Birbirlerini, o oldukları için seven insanlar. Temiz duyguların tamamı, cinsel vaatler en geride. Ruh doyurucu. Sevilme-sevme ihtiyaçlarını gidermek. Mutualist olmak.
Yahudilik
Konu günahı, sevabı olunca en az bilgi bildiğim din Yahudilik oluyor çünkü bana göre Eski Ahit'in en azından Tevrat bölümü kesin iyi ve kesin kötü çizgileri çizmiyor. Kitap o zamanlara layık olarak konuyu daha temelden alarak yaratılış, Nuh tufanı gibi mitoslar içeriyor. Bana göre Eski Ahit en tarihsel kutsal metin olabilir, evrenselliği yok denecek kadar az.
Dinler tarihini bilmemden ötürü Yahudilik'in de tarihini gayet iyi bilirim. Hatta İsrail topraklarında aslen çok Tanrılı bir din anlayışı hakimken, Tanrılardan biri savaş tanrısı Yehova yalnızca kendisine tapınılmasını ister. Bu Tanrı, tanımı gereği her şeyi bilen değildir. Tam da bu yüzden Nuh tufanı olmuştur çünkü Yehova insanları yarattığında pişman olacağının bilgisini bilmiyordur. Bu da tipik "Tanrı nasıl olur da insanları yaratacağına pişman olacağını bilmez de tufan yapar." çelişkisinin tam olarak çözümüdür. Ben peygamberlerin yaşantılarının tarihsel gerçeklikler olduğuna inanıyorum, bunlar tarihsel gerçeklikler değillerse bile içlerinden çıkarılabilecek oldukça güzel dersler vardır.
İsa'yı Yahudi peygamberlerinden ayırırsak hemen hemen hepsinin evli olduğunu görürsünüz. Bu da bize ilk çinkoyu verir. Nitekim "Tanrı, Nuh'u ve oğullarını kutsayarak, 'Verimli olun, çoğalım yeryüzünü doldurun' dedi." (Yaratılış 9:1)
İkinci çinko; Yahudilere göre kederlenmek, zevk ve sefadan uzaklaşmak Tanrı'nın vermiş olduğu nimetlerin tam hakkını verememektir. Bu nedenle ötürü bu tip şeylerden uzak durmak resmen günah sayılmış ve saygısızlık olarak nitelendirilmiştir. Havva yüzünden ellerinden rahat yaşam alındığını sanan ve bundan ötürü kadınları hor gören bir Yahudi kesim olduğu gibi, kadınların Tanrı'nın bir lütfü olduğunu, onlarsız hayatın saçma/neşesiz olduğunu iddia edip onlarla birlikte olmanın sevap olduğunu düşünenler de vardı. Tabi ki de saçma olmasından ötürü ilk düşünce yavaş yavaş azaldı ve yerini ikincisine bıraktı. Hatta bu sebeptendir ki Yahudiler hiç çekinmeden şarap da içerler. Durum bu olsa da tecavüz asla ve asla meşru görülmez ve gerekli hukuki cezalar yerine getirilir.
Üçüncü çinko ve tombala; Süleyman'ın Ezgiler Ezgisi suresi (Eski Ahit için genellikle bölüm kelimesi kullanılır) baştan sona kadar bir kadın ile erkeğin birbirlerine olan aşklarını şehvetle haykırmalarını anlatır. En mühim ayetleri yazmam gerekirse;
Elbette sevgililik ve flörtlük dünyanın en çok "başkalarından başkalarına" anlamı değişen iki kavram olduğu için tanımlarını bana göre yaptıktan sonra dinlerin tutumuna geçeceğim.
Flört: Potansiyel sevgili olunacak kişiyi tanımak. Demo sürüm sevgili ilişkisi. Sorumluluk yüklenmeyecek kadar serbest, duyguları har vurup harman savurmayacak kadar düzgün olma. Olumlu sonuçlanması durumunda ilişki, olumsuz sonuçlanması durumunda kim bilir belki arkadaş kazanılan eylem. HER İLİŞKİDEN/SEVGİLİLİKTEN ÖNCE FLÖRT OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
Sevgililik: Birbirlerini, o oldukları için seven insanlar. Temiz duyguların tamamı, cinsel vaatler en geride. Ruh doyurucu. Sevilme-sevme ihtiyaçlarını gidermek. Mutualist olmak.
Yahudilik
Konu günahı, sevabı olunca en az bilgi bildiğim din Yahudilik oluyor çünkü bana göre Eski Ahit'in en azından Tevrat bölümü kesin iyi ve kesin kötü çizgileri çizmiyor. Kitap o zamanlara layık olarak konuyu daha temelden alarak yaratılış, Nuh tufanı gibi mitoslar içeriyor. Bana göre Eski Ahit en tarihsel kutsal metin olabilir, evrenselliği yok denecek kadar az.
Dinler tarihini bilmemden ötürü Yahudilik'in de tarihini gayet iyi bilirim. Hatta İsrail topraklarında aslen çok Tanrılı bir din anlayışı hakimken, Tanrılardan biri savaş tanrısı Yehova yalnızca kendisine tapınılmasını ister. Bu Tanrı, tanımı gereği her şeyi bilen değildir. Tam da bu yüzden Nuh tufanı olmuştur çünkü Yehova insanları yarattığında pişman olacağının bilgisini bilmiyordur. Bu da tipik "Tanrı nasıl olur da insanları yaratacağına pişman olacağını bilmez de tufan yapar." çelişkisinin tam olarak çözümüdür. Ben peygamberlerin yaşantılarının tarihsel gerçeklikler olduğuna inanıyorum, bunlar tarihsel gerçeklikler değillerse bile içlerinden çıkarılabilecek oldukça güzel dersler vardır.
İsa'yı Yahudi peygamberlerinden ayırırsak hemen hemen hepsinin evli olduğunu görürsünüz. Bu da bize ilk çinkoyu verir. Nitekim "Tanrı, Nuh'u ve oğullarını kutsayarak, 'Verimli olun, çoğalım yeryüzünü doldurun' dedi." (Yaratılış 9:1)
İkinci çinko; Yahudilere göre kederlenmek, zevk ve sefadan uzaklaşmak Tanrı'nın vermiş olduğu nimetlerin tam hakkını verememektir. Bu nedenle ötürü bu tip şeylerden uzak durmak resmen günah sayılmış ve saygısızlık olarak nitelendirilmiştir. Havva yüzünden ellerinden rahat yaşam alındığını sanan ve bundan ötürü kadınları hor gören bir Yahudi kesim olduğu gibi, kadınların Tanrı'nın bir lütfü olduğunu, onlarsız hayatın saçma/neşesiz olduğunu iddia edip onlarla birlikte olmanın sevap olduğunu düşünenler de vardı. Tabi ki de saçma olmasından ötürü ilk düşünce yavaş yavaş azaldı ve yerini ikincisine bıraktı. Hatta bu sebeptendir ki Yahudiler hiç çekinmeden şarap da içerler. Durum bu olsa da tecavüz asla ve asla meşru görülmez ve gerekli hukuki cezalar yerine getirilir.
Üçüncü çinko ve tombala; Süleyman'ın Ezgiler Ezgisi suresi (Eski Ahit için genellikle bölüm kelimesi kullanılır) baştan sona kadar bir kadın ile erkeğin birbirlerine olan aşklarını şehvetle haykırmalarını anlatır. En mühim ayetleri yazmam gerekirse;
- Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün! Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı. (Ezgiler Ezgisi 1:2)
- Ne güzel kokuyor sürdüğün esans, dökülmüş esans sanki adın, kızlar bu yüzden seviyor seni. (EE 1:3)
- Seninle coşup seviniriz, aşkını şaraptan çok överiz. (EE 1:4)
- Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim! (EE 1:9)
- Yanakların süslerle, boynun gerdanlıklarla ne kadar güzel! (EE 1:10)
- Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin! (EE 1:15)
- Ne yakışıklısın sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız. (EE 1:16)
Birbirlerine olan sevgilerini ve aşklarını itiraf eden bu çiftin söylemlerine "Ezgiler Ezgisi" denerek bile güzellendiği çok aşikardır. Yani sevgililik, aşk ve flört söz konusu olduğunda Yahudilik buna yeşil ışık yakar.
Hristiyanlık
OHOHOHOHOHOH EVEEEEEET. Sapkın batının ahlaksız dinine geldik sonunda ve tahminimce en uzun yazacağım bölüm burası olacak. Öncelikle HRİSTİYANLIK DA DİĞER İBRAHİM DİNLERİ GİBİ ORTA DOĞUDAN ÇIKMADIR. Oh, güzel devam edelim.
Konu Hristiyanlık olunca hangi telden çalacağımı hiç bilmiyorum çünkü mezhepçilik Hristiyanlık'ta da dibine kadar yaşanır. O yüzden Katolik, Ortodoks, Protestan, Mormon, Yehova Şahitleri, Ünitertenizm hangi birinden anlatayım bilmiyorum. Çünkü içlerinde teslisi kabul eden de reddeden de vardır. Ben bu metin için sadece ortak düşüncelerini sunmayı düşünüyorum.
Öncelikle Yahudilik'te bahsetmiş olduğum öğretilerin bir kısmını ve Eski Ahit ayetlerini Hristiyanlık için de söyleyebiliriz çünkü İslamiyet'de "kitaplara iman" olmasına rağmen sadece tek bir tane kitap varmış gibi hareket edenlere -ve hadis gibi aptalca bir şeyi de kabul edenlere- nazaran önceki metinleri de kabul eder, kutsal görür ve inanır.
Birinci çinko çok basit bir yerden gelecek. Hristiyan erdemleri üç tanedir ve üstelik teolojiktirler. Bunlar;
Öncelikle Yahudilik'te bahsetmiş olduğum öğretilerin bir kısmını ve Eski Ahit ayetlerini Hristiyanlık için de söyleyebiliriz çünkü İslamiyet'de "kitaplara iman" olmasına rağmen sadece tek bir tane kitap varmış gibi hareket edenlere -ve hadis gibi aptalca bir şeyi de kabul edenlere- nazaran önceki metinleri de kabul eder, kutsal görür ve inanır.
Birinci çinko çok basit bir yerden gelecek. Hristiyan erdemleri üç tanedir ve üstelik teolojiktirler. Bunlar;
- İman
- Aşk
- Ümit
Detaylandırmaya gerek var mı? Bu erdemler temeldir, bazdır. Bu erdemler temelinden iyi hareketler çıkar. İmandan Tanrı'ya tapınma, Aşktan sevgi, Ümitten Mesih'in geri dönüşü gibi çok basit örnekler verilebilir. Sevgi ve aşk Hristiyan teolojisinin merkezidir. Hem kulların birbirini, hem de Tanrı'nın bizi sevdiği sık sık öğüt edilir. Hatta çok kez emir bile edilir. İsa'nın çarmıha gerildiğine söylediği şu sözler yürek titretir;
"`Komşunu sev, düşmanından nefret et' denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin." (Matta 5:43-44)
İncil'deki sevgiler incelendiğinde şunlar görünecektir;
"`Komşunu sev, düşmanından nefret et' denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin." (Matta 5:43-44)
İncil'deki sevgiler incelendiğinde şunlar görünecektir;
- Tanrı/Rab sevgisi (Matta 22:37)
- İsa'nın sevgisi (Yuhanna 13:34)
- Kardeş sevgisi (Yuhanna 4:18-20)
- Komşu sevgisi (Matta 5:43)
- Düşman sevgisi (Matta 5:39 / Matta 5:44)
- Aşıkların sevgisi (Koloseliler 3:12-14)
Yuhanna 4:8'de söyle bir cümle geçer; "Tanrı sevgidir." aslında bu yapılabilecek en kapsamlı ve tanrısal, Tanrı tanımı olabilir. Düşmanını sevmek herkesin yapabileceği bir erdem/durum değildir. Hiç şüphesiz Tanrı bunu yapabilir. Kendi teoloji kılavuzumdan örnek vermem gerekirse; Tanrı yasaları herkes için vardır. Kendisini, reddedenlere bile. Bu da Tanrı'nın düşmanını (reddedeni) bile sevdiğini istisnasız kanıtlar. Bu durum aşırı rağbet gören bir ateist sayfasında -hangi sayfada gördüğümü boş verin- görmüş olduğum "Tanrı'yı reddediyorum ve lanetlendim, gözlerime perdeler indi fakat hala hayatımda pozitif olaylar oluyor." saçma yorumun cevabıdır. Aynı şekilde "Ben zaten sınavdan kaldım neden hala başıma kötü olaylar geliyor eğer bunlar imtihansa?" aptal sorusunu da çöpe atar.
Şimdi siz buraları okurken konudan saptığımı düşünebilirsiniz fakat ben sizlere sevginin çok çok temel alındığını vurgulamak istiyorum. Konu sevgi olunca binlerce ayet yazabilirim buraya, İncil bu konuda hiç sıkıntı çekmeyen bir kitap; Eski Ahit de öyle. Fakat konumuzun sevgisinden yani aşktan bahsetmeye devam edelim.
Yahudilikte dinler tarihinden atıf yapmıştık ya, hadi Hristiyanlık'ın ikinci çinkosunu da dinler tarihinden yapalım. Bildiğinizi düşünüyorum ki Meryem Ana/Hz. Meryem İsa'nın bakire annesi. Peki ya İsa doğmadan önce Meryem'ın sevgilisi yok muydu, hayır. Joseph-Yusuf ile Meryem iki aşıklardı. "Aşık olduklarını nereden çıkardın, ya evlilerse?" diye sormanız çok muhtemel fakat anlattığım tarihte henüz evli değiller, sonra evleniyorlar.
Dediğim gibi Meryem ve Yusuf iki aşık, sevgililer. Bazı kaynaklara göre nişanlı oldukları da geçer. Üstelik bu sevgi öyle kıçı kırık menfaatli bir sevgi değil. Meryem-Yusuf çiftine baktığımızda harbi aşk, saf sevgi ve İsa'nın annesi olacak kişi kadar iffetli bir sevda görürüz. Bu konuda Meryem'de Yusuf'da oldukça hassastı. Koyu dindar, tam Yahudilerdi.
Ardından mucizevi bir şekilde Meryem hamile kaldı. Meryem, hamileliği sırasında uzaklardaydı ve hamileliğinin dördüncü ayında evine yani Nasıra'ya geri dönecekti. Herkes hamile olduğunu er ya da geç öğrenecekti. Döndü de, Yusuf onu üç aydır görmediği için heyecanla karşıladı. Meryem Yusuf'a herhangi bir cinsel ilişkiye girmediğini söylese de Yusuf'un bunu anlaması ve inanması oldukça zordu. Yusuf, Meryem'in saygı duyulan ve iffetli bir kadın olduğunu çok iyi biliyordu fakat Yusuf'a göre Meryem ne iddia ederse etsin başkasından hamile kaldığı izlenimini uyandırıyordu. Meryem'i çok ama çok seviyordu.
Yusuf onun herkese rezil olmasını istemiyordu. O sebepten ötürü sessiz sedasız ayrılmayı düşündü ve bunun planını yaparken uyuya kaldı. Rüyasında melek göründü ve şöyle söyledi; "Davut oğlu Yusuf, Meryem'i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh'tandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.” (Matta 1:20)
Ardından dedikoduların ve iftiraların bini bin para! Hani yukarıda sormuştuk ya "Belki evliler, nereden biliyoruz?" diye işte bu durum tam da evli olmadıklarına kanıttır. Evli olmaları durumunda zaten bir sorun çıkmaz, ayıplanmaz, iftira atılmaz ve dedikodu yapılmazdı. Matta ve Luka Türkçe çeviride nişanlı olduklarını söyler. İngilizce metine (Kral James versiyonu) baktığımızda espoused (fiilin ikinci hali) görünür ki bu; "benimsemek/benimsenen" anlamına gelir. Grekçe orijinal metinin (en azından Matta 1:18'inde) Yusuf ile Meryem'in ilişkisine dair bir şey yazmaz. Başka bir İngilizce İncil'de (New International Version) married to yani evli oldukları yazar ki bu imkansızdır. Açıkladığım gibi evli olmaları durumunda ortada bir sorun olmazdı zaten.
Üçüncü çinko fakat henüz tombala olmayan argüman 1. Korintliler ve Koloseliler sureleri. Haydi bunları incelemeye başlayalım ve sırayla gidelim. Öncelikle 1. Korintliler; Pavlus'un Korintliler'e yazdığı ilk mektup. Tıpkı Ezgiler Ezgisi'nde olduğu gibi bize bu konu hakkındaki ipuçlarını doğrudan veren en mühim ayetleri madde madde sizlere paylaşacağım.
Üçüncü çinko fakat henüz tombala olmayan argüman 1. Korintliler ve Koloseliler sureleri. Haydi bunları incelemeye başlayalım ve sırayla gidelim. Öncelikle 1. Korintliler; Pavlus'un Korintliler'e yazdığı ilk mektup. Tıpkı Ezgiler Ezgisi'nde olduğu gibi bize bu konu hakkındaki ipuçlarını doğrudan veren en mühim ayetleri madde madde sizlere paylaşacağım.
- İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. (1. Korintliler 13:1)
- Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. (1.K 13:2)*
- Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiç bir yararı olmaz. (1.K 13:3)
- Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. (1.K 13:4)
- Sevgi, kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. (1. K 13:5)**
- Sevgi asla son bulmaz... (1. K 13:8)
- İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir. (1. K 13:13)***
*: Bu ayeti okuyup da mest olmamak içten bile değil. Bilgi bilen insanın erdemi süpheye mahal vermeden sağlanmıştır sağlanmasına da onu insan yapan özel duygu "sevgi", dünya üzerindeki canlılardan farklı kılar. İyiden iyi türeyecekse sevgiden de iyi şey türer çünkü sevgi iyidir, çok iyidir.
**: Okur okumaz Platon'un ideal aşkı "Platonik aşıklık"tan bahsedildiği çok bellidir. Platonik aşkın günümüzde kullandığımız anlamından çok daha farklı kullanıldığını zaten önceki -ve en çok okunan- yazımda anlatmıştım. Kendi çıkarını aramaz, karşılıksızdır. Kusurlara rağmen sevdalanılır ve hakiki bir diğer deyişle ideal seviciler vakt-i zamanı geldiğine kirli çamaşırları (kötülükleri) ortaya dökmez.
***: Hristiyanlık yazımın başında da eklediğim üç erdemi bu ayette görüyoruz. Bu ayeti tekrardan almamın sebebi; "Bunların en üstünü de sevgidir." sözü. Bir kutsal metinde iman etmekten bile üstün görülen sevgi? Sevgi duygusuna çok büyük iltifat aynı zaman da "Sevgi oldu mu gerisi de gelir çünkü iyiden iyi türer." düşüncemi tam anlamıyla destekleyicidir.
- Öyleyse, Tanrı’nın kutsal ve sevgili seçilmişleri olarak yürekten sevecenliği, iyiliği, alçak gönüllülüğü, sabrı, yumuşaklığı giyinin. (Koloseliler 3:12)
- Bunların hepsinin üzerine yetkin birliğin bağı olan sevgiyi giyinin. (K 3:14)
- Ey kocalar, karılarınızı sevin. Onlara sert davranmayın. (K 3:19)
Dördüncü çinko ve tombala İsa'nın çarmıha gerilişinin baştan aşağıya kadar sevgi üzerine olması. Fakat hali hazırda bu madde çok uzun olduğu için sizi "İtiraflarım ve Hayallerim - 1" yazımın Teslis kısmına yönlendiriyorum. Oradan benim teolojime göre Teslis'in ne olduğunu ve Hristiyan aleminin nelere temellendirdiklerini özetle öğrenebilirsiniz.
Ayetler, öğretiler, dinler tarihine bakıldığında üç yetmez, dört tane argüman sunduğumuz Hristiyanlık'ta da aşk, sevgililik ve flört günah değildir ve yeşil ışık şüpheye mahal vermeksizin yakılır.
İslamiyet
Ayetler, öğretiler, dinler tarihine bakıldığında üç yetmez, dört tane argüman sunduğumuz Hristiyanlık'ta da aşk, sevgililik ve flört günah değildir ve yeşil ışık şüpheye mahal vermeksizin yakılır.
İslamiyet
Evlilik ve yuva kurma meselesi diğer iki dinde olduğu gibi İslamiyet'te de çok mühimdir, tavsiye edilir hatta evlenmeyen dinen değil ama toplumsal olarak baskılanır. Bunun sebebi aslında dünyanın en güzel şeyi olacakken tabi ki kurucusundan sonra amacından sapan Ümmetçilik yani 600'lü yılların giriş seviyesi tek çatı altında toplama hümanizmidir. Daha önceki yazılarımda Muhammed'in hümanizmini yani ümmetçiliğini bolca övdüğümü hatırlıyorum, konusu açılmışken tekrar öveyim. Muhteşem zekice ve sevgi erdemini içeren bir hamle. Fakat peygamberin ölümünden sonra ümmet olmak için insan olmak yeterliyken Müslüman olmak zorunda kalındı.
Çinkolarıma başlamadan önce İslamiyet'in Yahudilik ve Hristiyanlık kadar öteki dünya ruhaniliğinde olmadığını söylemem ve bunun dengesinin harika ayarlandığını itiraf etmek zorundayım. Kuran'daki emirler ve tavsiyeler hem bu dünya için hem de ahiret dünyası için harika dersler içermektedir. En temel öğretilerden biridir; hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.
Konumuz evlilikten ziyade onun öncesi, aşk ve flört. Bununla alakalı özel vurgu bir ayet bulamadım. Buradaki yöntemimiz ayetlerin onaylamasından ziyade aşkın ve sevgililiğe karşı olan tutumların rasyonel yalanlaması olacak.
Birinci çinko bu konudaki en sağlam çinko. Aşk/flört haramdır diyenlerin dayanıksız argümanları. Aynen şunları duyduğuma yemin edebilirim; "Flört haramdır çünkü Müslümanların lügatında bulunmaz. İfade ettiği mânâ da Müslümanların hayatında bulunan bir olay değildir." Bu yaklaşım -bu konuda asla mütevazi davranamam- teolojiyi hiçe saymak ve bütün metodolojisini yerle bir etmektir. Atılan bu argümanın dinden ziyade, siyasal ya da ideolojik temelli bir argüman olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.
Bu konuda Kuran'dan değil hadisten güç alırlar ve muhafazakarlığının en üst seviyelerini bu tutumda görürsünüz. "Bir kadın ve bir erkek yalnız kalırsa üçüncüsü şeytandır." veya "Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın." gibi hadisler bütün erkeklerin potansiyel birer tecavüzcü olduğunu iddia eder. Bunun cevabını Eski Ahit'ten Eyüp ve Kuran'dan Nur suresi verir;
İkinci çinko "Aşık olduğunda bu zevk ve sevda Allah'ı unutturur ve onun sevgi kontenjanından yer kaplar." argümanın boktanlığındır. Asla yalanlamam "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Rad Suresi - 28) fakat bu cidden bütün eylemlerimizi kapsar mı? Buna göre futbol maçı seyretmek de, müzik dinlemek de haramdır. Sevgi erdemse eğer onu tattığı için Allah'ına şükretmeyen hiç mi yoktur? Aynı boktanlık "Diziler, filmler gerçek aşkı yansıtmaz, bilinç altınıza mesaj yollanıyor, büyük oyunu görün artık." düşüncesinde de vardır, ya artık kibar olmayacağım bir siktirin gidin amk.
Üçüncü çinko yine atılan bir argüman fakat içlerinde belki de en mantıklı ve ayetsel olması bakımından da en takdire şayan argüman olmasına rağmen çözmesi de bir o kadar kolay. Ayet;
Çinkolarıma başlamadan önce İslamiyet'in Yahudilik ve Hristiyanlık kadar öteki dünya ruhaniliğinde olmadığını söylemem ve bunun dengesinin harika ayarlandığını itiraf etmek zorundayım. Kuran'daki emirler ve tavsiyeler hem bu dünya için hem de ahiret dünyası için harika dersler içermektedir. En temel öğretilerden biridir; hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.
Konumuz evlilikten ziyade onun öncesi, aşk ve flört. Bununla alakalı özel vurgu bir ayet bulamadım. Buradaki yöntemimiz ayetlerin onaylamasından ziyade aşkın ve sevgililiğe karşı olan tutumların rasyonel yalanlaması olacak.
Birinci çinko bu konudaki en sağlam çinko. Aşk/flört haramdır diyenlerin dayanıksız argümanları. Aynen şunları duyduğuma yemin edebilirim; "Flört haramdır çünkü Müslümanların lügatında bulunmaz. İfade ettiği mânâ da Müslümanların hayatında bulunan bir olay değildir." Bu yaklaşım -bu konuda asla mütevazi davranamam- teolojiyi hiçe saymak ve bütün metodolojisini yerle bir etmektir. Atılan bu argümanın dinden ziyade, siyasal ya da ideolojik temelli bir argüman olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.
Bu konuda Kuran'dan değil hadisten güç alırlar ve muhafazakarlığının en üst seviyelerini bu tutumda görürsünüz. "Bir kadın ve bir erkek yalnız kalırsa üçüncüsü şeytandır." veya "Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın." gibi hadisler bütün erkeklerin potansiyel birer tecavüzcü olduğunu iddia eder. Bunun cevabını Eski Ahit'ten Eyüp ve Kuran'dan Nur suresi verir;
- Gözlerimle antlaşma yaptım. Şehvetle bir kıza bakmamak için. (Eyüp 31:1)
- Mümin erkeklere söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar), ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Muhakkak ki Allah, yaptıkları şeylerden haberdardır. (Nur Suresi 30)
İkinci çinko "Aşık olduğunda bu zevk ve sevda Allah'ı unutturur ve onun sevgi kontenjanından yer kaplar." argümanın boktanlığındır. Asla yalanlamam "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Rad Suresi - 28) fakat bu cidden bütün eylemlerimizi kapsar mı? Buna göre futbol maçı seyretmek de, müzik dinlemek de haramdır. Sevgi erdemse eğer onu tattığı için Allah'ına şükretmeyen hiç mi yoktur? Aynı boktanlık "Diziler, filmler gerçek aşkı yansıtmaz, bilinç altınıza mesaj yollanıyor, büyük oyunu görün artık." düşüncesinde de vardır, ya artık kibar olmayacağım bir siktirin gidin amk.
Üçüncü çinko yine atılan bir argüman fakat içlerinde belki de en mantıklı ve ayetsel olması bakımından da en takdire şayan argüman olmasına rağmen çözmesi de bir o kadar kolay. Ayet;
- Ve zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, fuhuş ve kötü bir yoldur. (İsra Suresi - 32)
İsra suresi 32. ayet temel alınarak ortaya atılan düşünce "Zinanın yapılmasına değil zinaya yaklaşmanın bile yasaklandığı bildiriliyor. Bu sebeple aşk, flört haramdır çünkü zinaya yaklaştırır." Öncelikle el ele tutuşmak, sarılmak, evli olmayan insanların tokalaşması gibi eylemler asla zina değildir, bunların zinalığı sapkın mezhep öğretilerinden öte değildir. Asla Kuran'la temellendirilmemiştir. Zinanın tanımı oldukça basit ve açıktır. Evlenmeden önce yapılan cinsel ilişkiye zina denir. Bu kadar, bitti. Ötesi berisi yok. Kafanızda soru işareti oluştuysa belirteyim zina Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ziyadesiyle kötüdür. Buna rağmen aşk yasaklanmaz, bu durum İslamiyet için tam gaz devam etmektedir. Daha yazının başına yapmış olduğum sevgililik tanımımca hiç bir sorun da teşkil etmez, sevmeye devam edin!
Dördüncü çinko nam-ı diğer tombala içime sinmese de değinmek istediğim bir konu. Hali hazırda yukarıdaki paragrafta değindiğim gibi bir takım eylemlerin temellendirilmesi Kuran'dan değil, mezheplerdendir. Bunun da en iyi örneği hiç şüphesiz -ağır konuşacağım hazır olun- hayata bir sıfır geride başlayan Nurculardır. Kayyumlanayım, umrumda değil. BÜTÜN dinlerdeki tarikatlaşmalar ve mezhepleşmeler sapık sapkınlardır. Nurcuların o sohbetlerinde hiç eksik etmedikleri Risale-i Nur, kimi iyi/kötü, günah/sevap kararlarında Kuran'dan bile üst gördükleri bir kaynak. Yazımın bu noktasına kadar size kaç tane ayetten alıntı yaptım ve hepsi kutsal metinlerin ta kendilerindeyken bu zihniyet alıntılarını sürekli alıntılarını Said Nursi'nin kitaplarından alırlar, Kuran yetmiş gibi.
Kötülüğe bulaşan insanların yollarının yol olmadığını belirtmek istiyorsun? Bakara:7, Kuran'ı anlamanın ilk şartının temiz kalp ve hoş iman gerektiğini mi vurgulamak istiyorsun İsra:45, Düzen, kusursuz tasarım ile alakalı argümanını mı destekleyeceksin Bakara:164.
Haram sevda deyip insanların yüreklerine cehennem korkusu salmak neden, ey Nurcular? İslami forumlarda okuduğum kadarıyla "Biz birbirimizi seviyoruz, gönül eğlendirmiyoruz yine de mi haram?" ve buna benzer yorumlarla bu yalana kanmış gibiler. Hakiki kötülükler ve haramlardan kaçınmak oldukça kolayken sahte haram aşktan kaçınmak oldukça zordur çünkü ruhtan gelir. Fıtratta vardır. Bununla birlikte bir çok müminin haram olduğunu bile bile (fakat olmadığı halde) ilişkilerine devam ettiğini görürüz. Çünkü -hatırlatmak gerekirse-; Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. (1.Korintliler 13:4)
Haram sevda deyip insanların yüreklerine cehennem korkusu salmak neden, ey Nurcular? İslami forumlarda okuduğum kadarıyla "Biz birbirimizi seviyoruz, gönül eğlendirmiyoruz yine de mi haram?" ve buna benzer yorumlarla bu yalana kanmış gibiler. Hakiki kötülükler ve haramlardan kaçınmak oldukça kolayken sahte haram aşktan kaçınmak oldukça zordur çünkü ruhtan gelir. Fıtratta vardır. Bununla birlikte bir çok müminin haram olduğunu bile bile (fakat olmadığı halde) ilişkilerine devam ettiğini görürüz. Çünkü -hatırlatmak gerekirse-; Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. (1.Korintliler 13:4)
Kuran, istedikleri manipülasyon gücü yerine her insanın hür irade sahibi olduğunun hatırı ve "Akıl etmez misiniz?" diyerek insanlığa çok kez uyarı vermesinden olacak ki tam kapasite samimiyetle tek/ana kaynak olarak Tanrı kelamı yerine beşer şaşar hoca efendi hazretlerinin sözlerinin peşine gitmişlerdir. Bakara suresinde bahsedilen perdeler bu sapkınların gözündedir, içiniz rahat ola.
Tam dört değil, üç artı bir çinkoyla birlikte tombalayı bulduğumuz bu bölümde de; sevmek, aşk, flört gibi erdemler İslamiyet tarafından yasaklanmamış ve yeşil ışığı yakmıştır. En fazla bütün dinler tarafından yasaklanmış olan şey karşı tarafı (şu kelimeyi kullanmayı hiç sevmem ama) tavlamak için, hoşnutluğunu kazanmak için söyleyeceğiniz yalanlar günah olabilir.
Peki, iyi güzel bunlar kötü davranışlar değilmiş peki ya ilişki süresince yaptığımız hiç bir eylem kötü değil mi, bu ne biçim soru elbette kötü davranışlar var. Gerek din temelli gerek benim adını çok sevdiğim Aşk Etiği'me göre. Fakat konumuz ilişki sürecinden ziyade öncesi; sevgi ve aşk. Size uzun uzun Aşk Etiği'min temellerini anlatmayı çok isterdim, Schopenhauer'un kendi etiğini övdüğü gibi övmeyi de isterdim emin olun. Benim Aşk Etiği'mle yoğurulmuş bir ilişkinin mutsuz ya da erdemsiz olma ihtimali asla yok. Aşk Metafiziği varsa Felsefesi de Vardır diye bir eserle uğraştığımı biliyorsunuzdur. Hem kitaplaştırma aşamasındaki benim çizmemi aşan bütçeler, hem değindiğim konu itibariyle de arz talebin az olacak olması, hem de tarihin başından beridir hakkında yazılıp çizilen aşk hakkında henüz kendini kanıtlamamış biri olarak atıp tutmak istemediğimden iptal ettim. Bilgi, ahlak, sanat, din ve siyaset felsefeleri gibi litaratüre "aşk felsefesi" diye bir tür eklemeyi emin olun ki çok isterdim. Bu kitap her daim içimde bir ukte olarak kalacaktır, bipolar kişiliğime güvenemiyorum belki yarın öbür günde elimde fiziksel bir kopyayla çıkagelmişim. Neler olacağını zaman gösterecek. Bunun da açıklamasını yapmak istiyordum iyi oldu araya sıkıştırdım.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Toparlamak gerekirse sevgi bir erdemdir ve üç dinde aşka herhangi bir yasaklama getirmemiştir. Aşk doktoru çok çirkin ve iğrenç bir tabirdir. Fakat aşk filozofu harikadır. Bu sebepten ötürü bu küçük aşk filozofunuz ve teologunuz Sevgililer Günü'nüzü kutluyor. Buyurun benden size bir adet Afrodit götü; <3
BONUS: Budizme göre sevgi, başka bir insanı severek kendi parçanız olarak görmeniz demektir. Aynı zamanda onun kişisel gelişimine katkıda bulunursunuz. Bu Nirvana'ya giden en nadide ve güzel yollardan biridir. Şartsız iyilik (yine Platonik aşıklık) ve huzur/mutluluk içerir. Sizi mutlu etmek isteyen kişi asla ağlatmaz; sevgi hakiki -yani ideal- olduğunda kederden arınmıştır. Buda'ya göre aşkın formülü dörttür; sevgi, şefkat, nezaket ve neşe.
Umarım zevk alarak okumuşsunuzdur. Yazım yanlışı gördüğünüzde bildirmeyi ve fikirlerinizi söylemeyi sakın ihmal etmeyin. Sevgiyle kalın.
11 Şubat 2018 Pazar
İtiraflarım ve Hayallerim - 1
Tolstoy'un "İtiraflarım" eserinden acayip özendiğim yazıya hoş geldiniz fakat ben görüp arttıryorum ve beş madde halinde hayalini çokça kurduğum ve bu saatten sonra imkansız gibi gelen fakat "belli mi olur neden olmasın" diyerek resmen bipolar düşüncelere sahip olduğum senaryolardan bahsedeceğim. Öncelikle burayı ve sizi biraz övmek istiyorum.
İtiraflarımın ilki buranın benim için doğal bir anti-depresan olduğunu söylemek olurdu sanırım. Çünkü gerçekten gerek yaptığım işlerin gerek hobilerimin hiç saygı görmediğini düşünüyorum ve hatta düşünüyorum değil öyle. Örnek vermek gerekirse hem çocukken hem de şimdi babam benim oyun oynamama hiç saygı duymazdı. Hani desem başarısız bir öğrencilik ya da sancılı bir sosyal hayat geçiyorum en azından biraz hak verebilirdim fakat aldığım notun 90 değil 95, 95 değil 100 olması gerektiğini düşünen sapkın herifin tekiydi/tekidir. Sürekli, çalışmamı değil "ders" çalışmamı öğüt eder dururdu. Onun yüzünden sancılı bir SBS dönemi geçirmem de cabasıdır. Elbette salsın beni lay lay lom olsun demiyorum ama ben sınavdayken bir soru işaretlerken "Şimdi bu yanlışsa babama nasıl hesap veririm?" dediğimi çok net hatırlıyorum. Ayrıca 7. sınıftaki sınavım oldukça kötü geçmişti (en azından ben öyle sanmıştım) ve eve gitmekten korkar oluşum beynimi kemirir durur. Ayaklarım adım atıyor ama iki ileri bir geri. Ona göre hayatımdaki her başarısızlığın suçlusu oyunlar ve bilgisayardı. Bana göre de biraz eğlence aradığım kaçış alanları. Başarısızlık dediğim şeyler de takdir belgesinin yanında onur belgesi getirmemek ya da karne ortalamamın 95 yerine 90 olması gibi şeylerdi. Nitekim hâlâ daha saygı duymaz, kafası asla almıyor.
Bir diğer örnek de annem olurdu sanırım fakat bu onu tamamen suçlayabileceğim bir şey değil çünkü nesil farkı burada kendini ister istemez belli ediyor. Dersler ve okul konularında bana güveni tam, benim ne zaman-ne yapmam gerektiğimi bildiğime inanması aşırı güzel. Buradan ayrılan durum her bilgisayarın karşısında geçtiğimde oyun oynadığımı sanması. Mesela bir yazı hazırlıyorum veya mühim bir haberin detaylarını almam gerekli onun için bilgisayarın başındayım ve beni bazen gerekli, bazen aşırı gereksiz bir durum için çağırdığında biraz süre istediğimde oyun oynadığımı sandığı için suçlayıcı şeyler söylüyor. Buna bazen sinirleniyorum bazen sinirlenmiyorum çünkü dediğim gibi "sanıyor". Ayrıca bu her daim yaptığı bir şey de değil çoğu zaman tolerans gösteriyor.
Daha fazla örnekle kafanızı şişirmek istemiyorum ama bu kimseler tarafından saygı görmüyor ki. Felsefe okumam, yapmam bununla birlikte onu hayatımın yönelticisi haline getirmem sayısız insan tarafından "boş iş, ne gerek var, gereksiz, saçma" gibi ithamlar duymak eh takdir edeceksiniz ki bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Hatta eski yazılarıma (en iyi örneği Hobilere Yapılan Ayrımcılık) baktım ve bu paragrafın ilk cümlesini yazarken aklıma geldi her daim "canınızı sıkmak istemem, kafanızı şişirmek istemiyorum, biliyorum tanımlamalar biraz can sıkıcı ama, konu yine din felsefesine geldi biliyorum sevmiyorsunuz ama" tipindeki sözcük takımlarını aşırı sık kullanıyorum. Bana bunların gerçekten gereksizliğini kabul ettirdiğiniz yetmiyormuş gibi kendi fikirlerimi açıklarken aşırı utanır, sıkılır olmuşum. Bu sizin suçunuz.
Bu sayfayı açıp buraya kadar okuduysanız bana değer vermiyorsanız bile en azından saygı duyuyorsunuzdur demek. İşte tam da bu yüzden burası ve siz benim doğal anti-depresanlarımsınız. Sizi sevmemek elde değil canlarım benim, öpüyorum hepinizi. Nazi sempatizanı ve çomar olanınız varsa onlar hariç. :v
İkinci itirafım "sevgisizliğin en diplerine düştüğüm" zamanlarda Teslis'in acayip mantıklı gelip bir aralar ona inanmış olmam olacak. Benim teolojimde teslis ikiye ayrılıyor; Tanrı oğlu İsa içeren Teslis ve Tanrısal öze sahip Tanrı oğlu İsa içeren Teslis olmak üzere. İkinci olanın doğruluğu savunulurken şu argüman ortaya atılır; "Tanrı bizi o kadar çok sever ki İsa formunda ete kemiğe büründü ve herhangi bir aracı olmadan kulları ile doğrudan içli dışlı oldu. Yine sevgisinden ötürü günahlarımızın affı için insan sureti çarmıha gerildi." O halde bunu duyan ben gerçekten çok etkilenmiştim, aslında hâlâ daha etkileyici fakat Tanrısal öze sahip Tanrı oğlu İsa Teslis'inin tutarsız, saçma, akıldan uzak ve dünyadaki hiç abartısız BÜTÜN kutsal metinlere (ve evet İncil dahil) ters düştüğünü gördüğümde anında bıraktım. Hele ki Augustinus'un "Bizim aciz dilimiz Teslis gibi kutsal, karmaşık sistemi tam olarak ifade etmek için yetersizdir bu yüzden sürekli bir yerlerden fire verirmiş gibi görünür." tarzındaki aptalca düşüncesi de tuzu biberi oldu. Tanrı sevgisinden bahsetmek için ille de İsa'nın tanrısallığına ihtiyaç da yok hani.
Madem konu inançlara geldi üçüncü itirafım ise teizmin beni intihardan kurtarması olsun. Uzun bir süre boyunca intihar konusunda çok kafa patlattım, denemedim fakat çok sık düşünür oldum. İntihar ettiğimde neler olurdu, eminim ki üzülen dahi olmazdı, intihar notuma ne yazardım gibi şeyleri düşünmeden kendimi alamıyordum. İntihara meyillilik üzerine sıkıca yapılan araştırmaları ve yazılmış makaleleri okuyordum. 6 madde vardı onlar da şunlardı; Yalnızlık - Kendine acıma - Istırap - Depresyon - Çaresizlik veya Umutsuzluk - Ölüm veya İntihar. Bunu okuduğumda çok korkmuş, elim ayağım buz kesmişti. Gerçekten ölümü saf olarak hissettiğim anlardan biri olduğuna yemin edebilirim. Tam da sırasıyla olmak üzere hali hazırda ilk beş maddeyi zaten kendime gösteriyordum geriye son madde olan intihar kalmıştı. Hiç şüphesiz bu tip durumlarda yapmanız gereken şeyi yapmalıydınız. Kendimi Tanrı'nın kollarına bıraktım ve onun evreninde yaşamın anlamsızlığının imkansız olduğunu gördüm. O'nun yarattığı hayat elbette anlamlı olmak zorundaydı. Kıssalardan hisse çıkardım, anlam yükledim ve işte şimdi buradayım. Şu an itibariyle intihar aklımın ucuna bile uğramıyor çünkü şunu gayet iyi biliyorum ki; "Allah'ı olan asla kaybetmez." Yaratıcı/Rab olmasa ve hatta din indirmemiş olsa şu an ölü biri olabilirdim. Çokça kez şükürler olsun.
Ölü olmak bizi dördüncü itirafımıza getiriyor olmalı. Bana göre (nitekim Kant'ı baz olarak söylüyorum) iyi insan olmak bir ödev. Herkes iyi olmak zorunda ve "vay be iyi biriymiş" diye övgü almamalı. Hiç bir şoför güzel araç kullandı diye övülür mü, hayır. Nitekim bir insan da iyi olduğu için övülmemeli. Erdemli insan, eline kötülük yapma imkanı geçse bile kötülük yapmayan insandır. Bunun ışığında hareket etmeye çalışıyorum fakat ahlak, toplum baskısı ve cehennem olmasaydı kesinlikle cinayet işlerdim. Bu sadizmden değil, kıskançlıktan ötürü. Çok çok çok kıskandığım biri var ve o kadar çok kıskanıyorum ki 9mm baretta mermisini tam da anlının çatından vurmayı gözümü kırpmadan yapabilirim. Kim olduğunu, neci olduğunu ve ne iş yaptığını elbette söylemeyeceğim bu kişi sıklıkla okul yolunda aklıma geliyor, sebebini benim de bilmediğim bir şekilde. Bu dürtümü araştırdım ve bilimin de tam olarak onayladığını gördüm. Uzun lafın kısası hastalık ya da delilik değil baya bildiğiniz doğamızda olan ya evrimsel ya da fıtratsal olarak içimize işlemiş. Bu durum tam da şuna temellendiriliyor. "Birini kıskandığınız zaman onun yerinde olmak isterseniz. Onun yerine olma ihtimaliniz yoksa 'Madem ben o değilim, o da o olmayacak!' şeklinde bir dürtü geliştirerek onun öldürülmesi gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Sizin sahip olmadıklarınıza sahip olmasıyla 'Ben de yoksa kimselerde olmasın' düşüncesi sizin hayvanî yanınız olan süper egonuzdan gelir. Hali hazırda id ve ego ara buluculuğu bu düşünceye sahip olsanız bile yapmanızı engelleyecektir." Demem o ki bunun olmayışı anormal ve hayatta kalmak için şart. Ayrıca kötü eylemlerin filtrelenmesi hele ki benim gibi teist için oldukça kolay olduğunundan bu bir problem değil, aksine hayatta tutucu bir etmen.
Sırf beş tane olsun, düz olsun diye bir itiraf yazmak daha istiyorum. OKUDUĞUM OKULDAN DA, BÖLÜMDEN DE MEMNUN DEĞİLİM AMAN ALLAH'IM. Bölümü değil ama okulu bunu bile bile tercih ettim o yüzden pişman değilim. En azından canım evim, canım memleketim İstanbul'dayım. Ayrıca tercihini yapabileceğim en iyi okul olduğunu hâlâ düşünüyorum. İngilizlerin bir lafı vardır bilir misiniz; Still better than Nişantaşı, Fatih Sultan Mehmet ve Haliç Üniviersitesi. O yüzden şikayet etmiyorum, kendimi paralamıyorum ama yine memnun olmadığımı belli etmek istiyorum. Belli mi olur belki başka okullara transfer olurum. :v
Şöyle bir yazdıklarıma baktım da metin okumanız için oldukça uzun olmuş o sebepten burada kesip yazıyı 2 bölüm haline getiriyorum. İlk yazıda 5 adet itirafımı okudunuz, ikinci yazı da 5 adet hayalimi okuyacaksınız. Yazının burasına gelen sen, çok teşekkür ederim. Vallahi lan.
İtiraflarımın ilki buranın benim için doğal bir anti-depresan olduğunu söylemek olurdu sanırım. Çünkü gerçekten gerek yaptığım işlerin gerek hobilerimin hiç saygı görmediğini düşünüyorum ve hatta düşünüyorum değil öyle. Örnek vermek gerekirse hem çocukken hem de şimdi babam benim oyun oynamama hiç saygı duymazdı. Hani desem başarısız bir öğrencilik ya da sancılı bir sosyal hayat geçiyorum en azından biraz hak verebilirdim fakat aldığım notun 90 değil 95, 95 değil 100 olması gerektiğini düşünen sapkın herifin tekiydi/tekidir. Sürekli, çalışmamı değil "ders" çalışmamı öğüt eder dururdu. Onun yüzünden sancılı bir SBS dönemi geçirmem de cabasıdır. Elbette salsın beni lay lay lom olsun demiyorum ama ben sınavdayken bir soru işaretlerken "Şimdi bu yanlışsa babama nasıl hesap veririm?" dediğimi çok net hatırlıyorum. Ayrıca 7. sınıftaki sınavım oldukça kötü geçmişti (en azından ben öyle sanmıştım) ve eve gitmekten korkar oluşum beynimi kemirir durur. Ayaklarım adım atıyor ama iki ileri bir geri. Ona göre hayatımdaki her başarısızlığın suçlusu oyunlar ve bilgisayardı. Bana göre de biraz eğlence aradığım kaçış alanları. Başarısızlık dediğim şeyler de takdir belgesinin yanında onur belgesi getirmemek ya da karne ortalamamın 95 yerine 90 olması gibi şeylerdi. Nitekim hâlâ daha saygı duymaz, kafası asla almıyor.
Bir diğer örnek de annem olurdu sanırım fakat bu onu tamamen suçlayabileceğim bir şey değil çünkü nesil farkı burada kendini ister istemez belli ediyor. Dersler ve okul konularında bana güveni tam, benim ne zaman-ne yapmam gerektiğimi bildiğime inanması aşırı güzel. Buradan ayrılan durum her bilgisayarın karşısında geçtiğimde oyun oynadığımı sanması. Mesela bir yazı hazırlıyorum veya mühim bir haberin detaylarını almam gerekli onun için bilgisayarın başındayım ve beni bazen gerekli, bazen aşırı gereksiz bir durum için çağırdığında biraz süre istediğimde oyun oynadığımı sandığı için suçlayıcı şeyler söylüyor. Buna bazen sinirleniyorum bazen sinirlenmiyorum çünkü dediğim gibi "sanıyor". Ayrıca bu her daim yaptığı bir şey de değil çoğu zaman tolerans gösteriyor.
Daha fazla örnekle kafanızı şişirmek istemiyorum ama bu kimseler tarafından saygı görmüyor ki. Felsefe okumam, yapmam bununla birlikte onu hayatımın yönelticisi haline getirmem sayısız insan tarafından "boş iş, ne gerek var, gereksiz, saçma" gibi ithamlar duymak eh takdir edeceksiniz ki bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Hatta eski yazılarıma (en iyi örneği Hobilere Yapılan Ayrımcılık) baktım ve bu paragrafın ilk cümlesini yazarken aklıma geldi her daim "canınızı sıkmak istemem, kafanızı şişirmek istemiyorum, biliyorum tanımlamalar biraz can sıkıcı ama, konu yine din felsefesine geldi biliyorum sevmiyorsunuz ama" tipindeki sözcük takımlarını aşırı sık kullanıyorum. Bana bunların gerçekten gereksizliğini kabul ettirdiğiniz yetmiyormuş gibi kendi fikirlerimi açıklarken aşırı utanır, sıkılır olmuşum. Bu sizin suçunuz.
Bu sayfayı açıp buraya kadar okuduysanız bana değer vermiyorsanız bile en azından saygı duyuyorsunuzdur demek. İşte tam da bu yüzden burası ve siz benim doğal anti-depresanlarımsınız. Sizi sevmemek elde değil canlarım benim, öpüyorum hepinizi. Nazi sempatizanı ve çomar olanınız varsa onlar hariç. :v
İkinci itirafım "sevgisizliğin en diplerine düştüğüm" zamanlarda Teslis'in acayip mantıklı gelip bir aralar ona inanmış olmam olacak. Benim teolojimde teslis ikiye ayrılıyor; Tanrı oğlu İsa içeren Teslis ve Tanrısal öze sahip Tanrı oğlu İsa içeren Teslis olmak üzere. İkinci olanın doğruluğu savunulurken şu argüman ortaya atılır; "Tanrı bizi o kadar çok sever ki İsa formunda ete kemiğe büründü ve herhangi bir aracı olmadan kulları ile doğrudan içli dışlı oldu. Yine sevgisinden ötürü günahlarımızın affı için insan sureti çarmıha gerildi." O halde bunu duyan ben gerçekten çok etkilenmiştim, aslında hâlâ daha etkileyici fakat Tanrısal öze sahip Tanrı oğlu İsa Teslis'inin tutarsız, saçma, akıldan uzak ve dünyadaki hiç abartısız BÜTÜN kutsal metinlere (ve evet İncil dahil) ters düştüğünü gördüğümde anında bıraktım. Hele ki Augustinus'un "Bizim aciz dilimiz Teslis gibi kutsal, karmaşık sistemi tam olarak ifade etmek için yetersizdir bu yüzden sürekli bir yerlerden fire verirmiş gibi görünür." tarzındaki aptalca düşüncesi de tuzu biberi oldu. Tanrı sevgisinden bahsetmek için ille de İsa'nın tanrısallığına ihtiyaç da yok hani.
Madem konu inançlara geldi üçüncü itirafım ise teizmin beni intihardan kurtarması olsun. Uzun bir süre boyunca intihar konusunda çok kafa patlattım, denemedim fakat çok sık düşünür oldum. İntihar ettiğimde neler olurdu, eminim ki üzülen dahi olmazdı, intihar notuma ne yazardım gibi şeyleri düşünmeden kendimi alamıyordum. İntihara meyillilik üzerine sıkıca yapılan araştırmaları ve yazılmış makaleleri okuyordum. 6 madde vardı onlar da şunlardı; Yalnızlık - Kendine acıma - Istırap - Depresyon - Çaresizlik veya Umutsuzluk - Ölüm veya İntihar. Bunu okuduğumda çok korkmuş, elim ayağım buz kesmişti. Gerçekten ölümü saf olarak hissettiğim anlardan biri olduğuna yemin edebilirim. Tam da sırasıyla olmak üzere hali hazırda ilk beş maddeyi zaten kendime gösteriyordum geriye son madde olan intihar kalmıştı. Hiç şüphesiz bu tip durumlarda yapmanız gereken şeyi yapmalıydınız. Kendimi Tanrı'nın kollarına bıraktım ve onun evreninde yaşamın anlamsızlığının imkansız olduğunu gördüm. O'nun yarattığı hayat elbette anlamlı olmak zorundaydı. Kıssalardan hisse çıkardım, anlam yükledim ve işte şimdi buradayım. Şu an itibariyle intihar aklımın ucuna bile uğramıyor çünkü şunu gayet iyi biliyorum ki; "Allah'ı olan asla kaybetmez." Yaratıcı/Rab olmasa ve hatta din indirmemiş olsa şu an ölü biri olabilirdim. Çokça kez şükürler olsun.
Ölü olmak bizi dördüncü itirafımıza getiriyor olmalı. Bana göre (nitekim Kant'ı baz olarak söylüyorum) iyi insan olmak bir ödev. Herkes iyi olmak zorunda ve "vay be iyi biriymiş" diye övgü almamalı. Hiç bir şoför güzel araç kullandı diye övülür mü, hayır. Nitekim bir insan da iyi olduğu için övülmemeli. Erdemli insan, eline kötülük yapma imkanı geçse bile kötülük yapmayan insandır. Bunun ışığında hareket etmeye çalışıyorum fakat ahlak, toplum baskısı ve cehennem olmasaydı kesinlikle cinayet işlerdim. Bu sadizmden değil, kıskançlıktan ötürü. Çok çok çok kıskandığım biri var ve o kadar çok kıskanıyorum ki 9mm baretta mermisini tam da anlının çatından vurmayı gözümü kırpmadan yapabilirim. Kim olduğunu, neci olduğunu ve ne iş yaptığını elbette söylemeyeceğim bu kişi sıklıkla okul yolunda aklıma geliyor, sebebini benim de bilmediğim bir şekilde. Bu dürtümü araştırdım ve bilimin de tam olarak onayladığını gördüm. Uzun lafın kısası hastalık ya da delilik değil baya bildiğiniz doğamızda olan ya evrimsel ya da fıtratsal olarak içimize işlemiş. Bu durum tam da şuna temellendiriliyor. "Birini kıskandığınız zaman onun yerinde olmak isterseniz. Onun yerine olma ihtimaliniz yoksa 'Madem ben o değilim, o da o olmayacak!' şeklinde bir dürtü geliştirerek onun öldürülmesi gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Sizin sahip olmadıklarınıza sahip olmasıyla 'Ben de yoksa kimselerde olmasın' düşüncesi sizin hayvanî yanınız olan süper egonuzdan gelir. Hali hazırda id ve ego ara buluculuğu bu düşünceye sahip olsanız bile yapmanızı engelleyecektir." Demem o ki bunun olmayışı anormal ve hayatta kalmak için şart. Ayrıca kötü eylemlerin filtrelenmesi hele ki benim gibi teist için oldukça kolay olduğunundan bu bir problem değil, aksine hayatta tutucu bir etmen.
Sırf beş tane olsun, düz olsun diye bir itiraf yazmak daha istiyorum. OKUDUĞUM OKULDAN DA, BÖLÜMDEN DE MEMNUN DEĞİLİM AMAN ALLAH'IM. Bölümü değil ama okulu bunu bile bile tercih ettim o yüzden pişman değilim. En azından canım evim, canım memleketim İstanbul'dayım. Ayrıca tercihini yapabileceğim en iyi okul olduğunu hâlâ düşünüyorum. İngilizlerin bir lafı vardır bilir misiniz; Still better than Nişantaşı, Fatih Sultan Mehmet ve Haliç Üniviersitesi. O yüzden şikayet etmiyorum, kendimi paralamıyorum ama yine memnun olmadığımı belli etmek istiyorum. Belli mi olur belki başka okullara transfer olurum. :v
Şöyle bir yazdıklarıma baktım da metin okumanız için oldukça uzun olmuş o sebepten burada kesip yazıyı 2 bölüm haline getiriyorum. İlk yazıda 5 adet itirafımı okudunuz, ikinci yazı da 5 adet hayalimi okuyacaksınız. Yazının burasına gelen sen, çok teşekkür ederim. Vallahi lan.
19 Ocak 2018 Cuma
Hobilere Yapılan Ayrımcılık
Yazının sonunda "Uzun Lafın Kısası" bölümü bulunmakta. Uzun uzun temellendirme ya da örneklendirme okumak istemeyip sadece fikrimin ne olduğunu merak edenler madde madde orayı okuyabilirler.
Merhaba siz değerli okurlarım. Nasıl keyifler? Beni soracak olursanız bomba gibiyim! Üniversite yılımın ilk dönemini 3.80 gibi astronomik bir ortalamayla bitirmemin yanı sıra Wannart'ın yeni projesi Wannagate için yazar oldum. Ayrıca kendimi her, HER kulvarda donanımlaştırıyorum ve arkadaşlarımla aram oldukça iyi. E daha ne olsun, Allah'tan belamı mı isteyeyim?!
Bugün yazmak istediğim konu hobilere yapılan ayrımcılık çünkü çok büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Normalde yazının başlığı "Hobilere Yapılan Ayrımcılık: Donanımlı Birey Nedir?" ya da "Hobilere Yapılan Ayrımcılık: Hobi Üzerinden Karakter Tahlili" gibi bir şey düşünmüştüm fakat başlık uzun olsun istemedim. Kısa, öz; Hobilere Yapılan Ayrımcılık.
Bu tip tanımlama ve tespitlerin can sıkıcı olduğunu çok iyi biliyorum fakat konuya girizgah yapmak ve belli başlı temellendirmeleri oturtmak için maalesef ki bunlar yapılmak zorunda. "Hobi" nedir ve neler hobidir öncelikle bunu tespit etmeli ve arından toplumun bunlara karşı bakış açısını tespit etmek zorundayız.
Hobi; boş vakitte yapılması keyif veren eylemdir. Uğraş alanıdır. Profesyonellikten ayrılır, hata kabul payı vardır. Birincil ilkesi eğlenmektir. İkincil olarak bunu kazanca çevirmek olabilir. Hobi çok basitçe ikiye ayrılır; üretici hobiler ve tüketici hobiler. Üretici hobiler ortaya bir ürün koyduğunuz işler iken tüketici hobiler ise materyalleri bitirmektir. Üretici hobiler için kitap/blog yazmak, video çekmek, resim çizmek, beste yapmak ya da çalgı çalmak örnek verilebilirken tüketici hobilere kitap okumak, video seyretmek, müzik dinlemek, film izlemek ve tabi ki oyun oynamak verilebilir. Aslında bu paragrafla birlikte şikayetçi olduğum konu kendini biraz sırıtmaya başladı. "Oyun oynamaktan keyif alan insanların" yıkık, asosyal ve hayatlarını yaşamadıklarına dair yanlış düşünceleri yıkmak istiyorum.
Bolca kitap okuyan biri entelektüel, fazlaca film izleyen kişi sinefil fakat oyun oynayan kişi beceriksiz. Burada bir adaletsizlik olduğunun farkına varmalısınız. Aslında bu eylemlerin birbirleri arasında o kadar da fark olmadığını size çeşitli sorular, temellendirmeler ve örneklendirmeler üzerinden anlatmaya çalışacağım.
Hobilere çifte standart yapılmasından nefret ediyorum. "Oyun oynamak" nasıl bir hobiyse, "Dağcılık, fotoğrafçılık, kitap okumak, müzik dinlemek ve film izlemek" de hobi.
Sınıftaki çocuklarla takılmak yerine Pulp Fiction ya da ne bileyim Forrest Gump izleyen kişi "WOAH NE KADAR DA KENDİNİ GELİŞTİREN BİRİ"
Akraba ziyareti yerine Game of Thrones, Uçurtma Avcısı ya da Olasılıksız okuyan kişi "WOAH TAM 1 KÜLTÜR DELİSİ"
Fakat oyun fark etmeksizin oynayan herkes "IYYY YIKIK OROSPU ÇOCUĞU"
Eğlence sektörünün tüketici hobilerine sahip olmakla değil üretici hobilere ya da farklı sektörlerin tüketici hobilerine sahip olmakla birey kendini geliştirir.
Merhaba siz değerli okurlarım. Nasıl keyifler? Beni soracak olursanız bomba gibiyim! Üniversite yılımın ilk dönemini 3.80 gibi astronomik bir ortalamayla bitirmemin yanı sıra Wannart'ın yeni projesi Wannagate için yazar oldum. Ayrıca kendimi her, HER kulvarda donanımlaştırıyorum ve arkadaşlarımla aram oldukça iyi. E daha ne olsun, Allah'tan belamı mı isteyeyim?!
Bugün yazmak istediğim konu hobilere yapılan ayrımcılık çünkü çok büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Normalde yazının başlığı "Hobilere Yapılan Ayrımcılık: Donanımlı Birey Nedir?" ya da "Hobilere Yapılan Ayrımcılık: Hobi Üzerinden Karakter Tahlili" gibi bir şey düşünmüştüm fakat başlık uzun olsun istemedim. Kısa, öz; Hobilere Yapılan Ayrımcılık.
Bu tip tanımlama ve tespitlerin can sıkıcı olduğunu çok iyi biliyorum fakat konuya girizgah yapmak ve belli başlı temellendirmeleri oturtmak için maalesef ki bunlar yapılmak zorunda. "Hobi" nedir ve neler hobidir öncelikle bunu tespit etmeli ve arından toplumun bunlara karşı bakış açısını tespit etmek zorundayız.
Hobi; boş vakitte yapılması keyif veren eylemdir. Uğraş alanıdır. Profesyonellikten ayrılır, hata kabul payı vardır. Birincil ilkesi eğlenmektir. İkincil olarak bunu kazanca çevirmek olabilir. Hobi çok basitçe ikiye ayrılır; üretici hobiler ve tüketici hobiler. Üretici hobiler ortaya bir ürün koyduğunuz işler iken tüketici hobiler ise materyalleri bitirmektir. Üretici hobiler için kitap/blog yazmak, video çekmek, resim çizmek, beste yapmak ya da çalgı çalmak örnek verilebilirken tüketici hobilere kitap okumak, video seyretmek, müzik dinlemek, film izlemek ve tabi ki oyun oynamak verilebilir. Aslında bu paragrafla birlikte şikayetçi olduğum konu kendini biraz sırıtmaya başladı. "Oyun oynamaktan keyif alan insanların" yıkık, asosyal ve hayatlarını yaşamadıklarına dair yanlış düşünceleri yıkmak istiyorum.
Bolca kitap okuyan biri entelektüel, fazlaca film izleyen kişi sinefil fakat oyun oynayan kişi beceriksiz. Burada bir adaletsizlik olduğunun farkına varmalısınız. Aslında bu eylemlerin birbirleri arasında o kadar da fark olmadığını size çeşitli sorular, temellendirmeler ve örneklendirmeler üzerinden anlatmaya çalışacağım.
Hobilere çifte standart yapılmasından nefret ediyorum. "Oyun oynamak" nasıl bir hobiyse, "Dağcılık, fotoğrafçılık, kitap okumak, müzik dinlemek ve film izlemek" de hobi.
Sınıftaki çocuklarla takılmak yerine Pulp Fiction ya da ne bileyim Forrest Gump izleyen kişi "WOAH NE KADAR DA KENDİNİ GELİŞTİREN BİRİ"
Akraba ziyareti yerine Game of Thrones, Uçurtma Avcısı ya da Olasılıksız okuyan kişi "WOAH TAM 1 KÜLTÜR DELİSİ"
Fakat oyun fark etmeksizin oynayan herkes "IYYY YIKIK OROSPU ÇOCUĞU"
Eğlence sektörünün tüketici hobilerine sahip olmakla değil üretici hobilere ya da farklı sektörlerin tüketici hobilerine sahip olmakla birey kendini geliştirir.
Yukarıda da tanımını yapmış olduğum "tüketici hobilere" sahip olmanız çoğunlukla size birbirlerinin aynısını katacaktır. Ben tüketici hobilerin bilinçli kullanıcıları olduğunuzda size üç fayda sağladığına inanıyorum. Bunlar;
- Eleştirel bakma yeteneği
- Zamanı verimli kullanama yeteneği
- Uğraştığınız hobiye özel bir yeteneğin gelişimi
Son madde oldukça ucu açık gibi görünse de örnek verince gayet iyi anlayacaksınız. Kitap okuyorsanız, hızlı okuma yeteneğinizin; oyun oynuyorsanız el-göz kullanma becerinizin gelişmesi gibi uğraşılan hobiye özel bir durumun söz konusudur. Demek istediğim konu eğlence sektörü tüketimi olduğu zaman kitap okumakla oyun oynamak hoşça vakit geçirmek için yapılan eylemlerden öte bir şey değildir. Eminim ki kimse "hmm daha gelişmiş bir birey olmak için gidip biraz Yüzüklerin Efendisi okuyayım." diye Orta Dünya evrenine giriş yapmamıştır. Schopenhauer'un da sıklıkla bahsettiği "can sıkıntısı"na karşı gelmek için; kederden, dertten uzaklaşmak için bunları yaparız. Keyif almadığınız bir işi yapmayı sürdürür müsünüz? Örnek vermek gerekirse avcılık yapma fikrine soğuk bakan biri iseniz ayda iki-üç kere ava çıkar mısınız ya da daha tür üzerinden gidelim mesela polisiye kitapları veya filmleri sevmediğinizi düşünelim. Bunları tüketir misiniz? Cevabınızın hayır olduğunu bildiğim için şunu rahatlıkla diyebilirim ki hiç kimse spesifik bir tüketici hobiye sahip olduğu için başka birinden üstün değildir. "Kendini geliştirmek" denen nane bu olamaz zaten, akademik bir eğitim almadan ortada diploma-sertifika yoksa o eylem senin için "eğlenmek ve hayatın dertlerinden kaçınmak için ufak keşif yolculukları"ndan başka hiç bir şey değildir.
Eğitimini aldığınız şey sizin hobiniz değildir. Artık profesyonel arenada kendinizi gösterebilirsiniz demektir. Caner Taslaman bundan böyle felsefeyle hobi olarak uğraşmaz, Celal Şengör bu saatten sonra hobi için yer şekillerini incelemez, Ebubekir Sefil ve Abdülaziz Bayırdır keyif aldığı için ilahiyatla uğraşmaz. Bu isimler alanlarında eğitim almışlardır ve profesyonel ringte argüman çarpıştıracak, doğru bilgiyi arar olacaklardır. Celal Şengör hobi olarak hâlâ felsefe okuyabilir, bu konuda da hata yapma payı elbette vardır fakat konu jeolojiye geldiği zaman bu pay oldukça küçülür. Kendi kulvarında minimum hata yapan insan kendini geliştirmiş insandır.
"Eğlence sektörünün tüketici hobileri" ne demek peki? Hoşça vakit geçirmek, dert-tasa unutturmak tek kriter mi? Pek sanmam. Popüler kültürde sıkça karşılaştığımız materyaller ya tarihsel ya da evrimsel olarak başarısını duayenler tarafından kanıtlamış içerikler eğlence sektörünün tüketici hobileri tanımına çok güzel uyar.
Kitaplar için; Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları, Savaş ve Barış, Sefiller, Araba Sevdası, Bir Kadın Düşmanı, Aşk-ı Memnu, Leyla ile Mecnun, İnsan Ne İle Yaşar, Bir Noel Şarkısı
Filmler/Diziler için; bütün süper kahraman filmleri, Kill Bill, Pulp Fiction, Harry Potter, Star Wars, Oyuncak Hikayesi, Karayip Korsanları, Breaking Bad, Stranger Things, Acemi Cadı, Çukur, İçerde, İşler Güçler, Behzat Ç.
"Eğlence sektörünün tüketim hobilere" verilebilecek en güzel örneklerdir. Bu yazdığımın çoğunu ben de çok severek okudum veya izledim. Bunlar sizi daha donanımlı insanlar yapar fakat daha gelişmiş bir birey yapmaz. Gelişmiş birey olmak için "eğlence sektörü" dışı materyaller tüketmelisiniz. Artık sadede geliyorum "bilim, ilim ve felsefe" okumalısınız. Şimdi bana kızmış olabilirsiniz ve diyebilirsiniz ki "Ama bu saydığın materyallerin her birinin alt metinleri var ve bana bir çok şey öğretti. Mesela İnsan Ne İle Yaşar'da hayatın anlamını, Bir Noel Şarkısı'nda varyemezliğin erdem dışı bir eylem olduğunu, Leyla ve Mecnun'da aşkın ne olduğunu öğrendim." Bunu söylemeniz haline beni haklı çıkarırsınız çünkü resmen argümanımı kanıtlamış olursunuz. Daha donanımlı insanlar olduğunuz, dala gelişmiş insanlar değil. Üstelik madem konu alt metin ve ders çıkarmak üzerine kurulu ise bunu oyun materyalleri de çok iyi vermektedir. Nitekim oyun oynamak da birini geliştirmez onu daha donanımlı yapar. "Sürekli donanımlı olursun ama gelişmiş olmazsın deyip duruyorsun peki ya nasıl gelişmiş olursun?" diye sitemkar bir soru sorabilirsiniz ve çok haklısınız ya da aklınızdan "Ben hiç bilim/ilim/felsefe kitabı okumadım bu durumda benim hiç gelişmemiş olduğumu mu iddia ediyorsun?" diye geçirebilirsiniz. Bunların cevabı aşırı kolay.
İlk sorudan başlayacak olursak; iki genel başlıkta daha gelişmiş bir insan olursun ya mesleğin konusunda ya da hayatın konusunda belli başlı kritikler yapmak. Bu da panellere katılmakla, eğitim almakla, felsefe okumakla, bilim/ilim okumakla, düşünmekle ve fikir üretmekle olur. Vereceğim en iyi örnek hiç şüphesiz şu olur; içeri nasıl girdiğimi boş verin Yıldız Teknik Üniversitesi'nin Yapı Kulübü "İlk Baretim" adında bir etkinlik düzenledi ve benim de katılma şansım oldu. Konuşmacının adını hatırlamadığım için hocam diyerek hitap edeceğim kişi oradaki öğrenciler için hoş nasihatlerde bulundu. Bu konuda sayın hocam hepimizi daha donanımlı bireyler yaptı fakat geliştirmedi. Sunumuna devam ederken hızlıca not aldığım bir kitabı tavsiye etti. Hiç şakam yok kitabın adı Mimarlık Üzerine On Kitap. İşte geleceğin potansiyel mimarları ve arkeologları bu kitabı okuyarak artık kendilerini sadece donanımlaştırmış olmuyorlar aynı zaman da geliştirmiş oluyorlar. Bu kitabı okumuş olan bir mimarla okumamış olan mimar hiç bir olur mu? Elbette hayır. Onlar bu kitabı eğlenmek için okumayacaklardır fakat hâlâ sen, ben bu kitabı sadece ilgimizi çektiği için okuyabiliriz ve bu bizim için bir hobi olabilir. Tüketilen materyaller kimin ne amaçla tükettiğine bağlı olarak değişiklik gösterse de daha önce de sıkça örneklerini vermiş olduğum "eğlence sektörünün tüketim hobileri" sıklıkla meslek dallarını etkilemediği için donanımlaştırır, geliştirmez. Orada bir tutarsızlık yok yani içiniz rahat olsun. :D
İkinci soru ise hatırlarsanız "Ben hiç bilim/ilim/felsefe kitabı okumadım bu durumda benim hiç gelişmemiş olduğumu mu iddia ediyorsun?" idi. Fark ettiyseniz bunu tetikleyecek şeyleri sadece bunları okumaya değil aynı zamanda eğitim almaya da temellendirdim. Yani okullarınızda aldığınız matematik, fizik, tarih, sosyoloji dersleri aksi iddia edilemez bir şekilde sizi geliştirmiş olmalıdır. Ayrıca siz hiç farkında olmasanız da kafanızda ister istemez bir felsefe döner. Sadece siz bunu o kadar hızlı yaparsınız ki felsefe olduğunun farkına varmazsınız. Temellendirme, örneklendirme, ölçme-biçme-tartma gibi fonksiyonları beyniniz sizin için şipşak halleder. Sokrates bunu çok güzel gözümüze sokar. Antik Yunan'da ileri derece felsefeden ziyade daha temel şeyler üzerine çalışmalarda bulunduğu için sık sık "Ulan ben bunu düşünmüştüm zaten." dersiniz. Doğrudur, siz Sokrates'ten daha donanımlı insanlarsınız! Okuldan aldığınız eğitim, ailenizden aldığınız öğretim, yaşadıklarınız ve tecrübeleriniz de sizi gelişmiş bireyler yapar ve atalarımız lafı tam da gediğine oturtur. "Akıl yaşta değil, baştadır."
Sokrates'e göre öğrenmek hatırlamaktır. Onun hiç matematik eğitimi almamış köleye geometri problemi çözdüğü diyaloğu varsa benim de hiç felsefe okumamış annemle bilgi felsefesi problemi çözdüğümüz bir diyaloğumuz var. Bir gün ona "Sence mutlak doğru bilgi var mı?" diye sordum o da bana "Hayır." cevabını verdi. "Peki ya neden?" diye sorduğum da "Herkesin doğrusu farklı olabilir." dedi. İlk baktığında gayet basit bir cümle gibi görünse de detayına indiğinde içerisinde algı, anti-tez, yorumlama ve bilinç gibi kavramların olduğunu göreceksiniz. İşte annem hiç farkında olmadan felsefe yaptı, bunu sizde farkında olmadan sık sık yapıyorsunuz. Tam olarak kendini geliştirmiş insanların yaptığı türde bir eylem! Sizler hali hazırda çok donanımlı ve gelişmiş insanlarsınız vesselam.
"Eğlence sektörünün tüketici hobileri" ne demek peki? Hoşça vakit geçirmek, dert-tasa unutturmak tek kriter mi? Pek sanmam. Popüler kültürde sıkça karşılaştığımız materyaller ya tarihsel ya da evrimsel olarak başarısını duayenler tarafından kanıtlamış içerikler eğlence sektörünün tüketici hobileri tanımına çok güzel uyar.
Kitaplar için; Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları, Savaş ve Barış, Sefiller, Araba Sevdası, Bir Kadın Düşmanı, Aşk-ı Memnu, Leyla ile Mecnun, İnsan Ne İle Yaşar, Bir Noel Şarkısı
Filmler/Diziler için; bütün süper kahraman filmleri, Kill Bill, Pulp Fiction, Harry Potter, Star Wars, Oyuncak Hikayesi, Karayip Korsanları, Breaking Bad, Stranger Things, Acemi Cadı, Çukur, İçerde, İşler Güçler, Behzat Ç.
"Eğlence sektörünün tüketim hobilere" verilebilecek en güzel örneklerdir. Bu yazdığımın çoğunu ben de çok severek okudum veya izledim. Bunlar sizi daha donanımlı insanlar yapar fakat daha gelişmiş bir birey yapmaz. Gelişmiş birey olmak için "eğlence sektörü" dışı materyaller tüketmelisiniz. Artık sadede geliyorum "bilim, ilim ve felsefe" okumalısınız. Şimdi bana kızmış olabilirsiniz ve diyebilirsiniz ki "Ama bu saydığın materyallerin her birinin alt metinleri var ve bana bir çok şey öğretti. Mesela İnsan Ne İle Yaşar'da hayatın anlamını, Bir Noel Şarkısı'nda varyemezliğin erdem dışı bir eylem olduğunu, Leyla ve Mecnun'da aşkın ne olduğunu öğrendim." Bunu söylemeniz haline beni haklı çıkarırsınız çünkü resmen argümanımı kanıtlamış olursunuz. Daha donanımlı insanlar olduğunuz, dala gelişmiş insanlar değil. Üstelik madem konu alt metin ve ders çıkarmak üzerine kurulu ise bunu oyun materyalleri de çok iyi vermektedir. Nitekim oyun oynamak da birini geliştirmez onu daha donanımlı yapar. "Sürekli donanımlı olursun ama gelişmiş olmazsın deyip duruyorsun peki ya nasıl gelişmiş olursun?" diye sitemkar bir soru sorabilirsiniz ve çok haklısınız ya da aklınızdan "Ben hiç bilim/ilim/felsefe kitabı okumadım bu durumda benim hiç gelişmemiş olduğumu mu iddia ediyorsun?" diye geçirebilirsiniz. Bunların cevabı aşırı kolay.
İlk sorudan başlayacak olursak; iki genel başlıkta daha gelişmiş bir insan olursun ya mesleğin konusunda ya da hayatın konusunda belli başlı kritikler yapmak. Bu da panellere katılmakla, eğitim almakla, felsefe okumakla, bilim/ilim okumakla, düşünmekle ve fikir üretmekle olur. Vereceğim en iyi örnek hiç şüphesiz şu olur; içeri nasıl girdiğimi boş verin Yıldız Teknik Üniversitesi'nin Yapı Kulübü "İlk Baretim" adında bir etkinlik düzenledi ve benim de katılma şansım oldu. Konuşmacının adını hatırlamadığım için hocam diyerek hitap edeceğim kişi oradaki öğrenciler için hoş nasihatlerde bulundu. Bu konuda sayın hocam hepimizi daha donanımlı bireyler yaptı fakat geliştirmedi. Sunumuna devam ederken hızlıca not aldığım bir kitabı tavsiye etti. Hiç şakam yok kitabın adı Mimarlık Üzerine On Kitap. İşte geleceğin potansiyel mimarları ve arkeologları bu kitabı okuyarak artık kendilerini sadece donanımlaştırmış olmuyorlar aynı zaman da geliştirmiş oluyorlar. Bu kitabı okumuş olan bir mimarla okumamış olan mimar hiç bir olur mu? Elbette hayır. Onlar bu kitabı eğlenmek için okumayacaklardır fakat hâlâ sen, ben bu kitabı sadece ilgimizi çektiği için okuyabiliriz ve bu bizim için bir hobi olabilir. Tüketilen materyaller kimin ne amaçla tükettiğine bağlı olarak değişiklik gösterse de daha önce de sıkça örneklerini vermiş olduğum "eğlence sektörünün tüketim hobileri" sıklıkla meslek dallarını etkilemediği için donanımlaştırır, geliştirmez. Orada bir tutarsızlık yok yani içiniz rahat olsun. :D
İkinci soru ise hatırlarsanız "Ben hiç bilim/ilim/felsefe kitabı okumadım bu durumda benim hiç gelişmemiş olduğumu mu iddia ediyorsun?" idi. Fark ettiyseniz bunu tetikleyecek şeyleri sadece bunları okumaya değil aynı zamanda eğitim almaya da temellendirdim. Yani okullarınızda aldığınız matematik, fizik, tarih, sosyoloji dersleri aksi iddia edilemez bir şekilde sizi geliştirmiş olmalıdır. Ayrıca siz hiç farkında olmasanız da kafanızda ister istemez bir felsefe döner. Sadece siz bunu o kadar hızlı yaparsınız ki felsefe olduğunun farkına varmazsınız. Temellendirme, örneklendirme, ölçme-biçme-tartma gibi fonksiyonları beyniniz sizin için şipşak halleder. Sokrates bunu çok güzel gözümüze sokar. Antik Yunan'da ileri derece felsefeden ziyade daha temel şeyler üzerine çalışmalarda bulunduğu için sık sık "Ulan ben bunu düşünmüştüm zaten." dersiniz. Doğrudur, siz Sokrates'ten daha donanımlı insanlarsınız! Okuldan aldığınız eğitim, ailenizden aldığınız öğretim, yaşadıklarınız ve tecrübeleriniz de sizi gelişmiş bireyler yapar ve atalarımız lafı tam da gediğine oturtur. "Akıl yaşta değil, baştadır."
Sokrates'e göre öğrenmek hatırlamaktır. Onun hiç matematik eğitimi almamış köleye geometri problemi çözdüğü diyaloğu varsa benim de hiç felsefe okumamış annemle bilgi felsefesi problemi çözdüğümüz bir diyaloğumuz var. Bir gün ona "Sence mutlak doğru bilgi var mı?" diye sordum o da bana "Hayır." cevabını verdi. "Peki ya neden?" diye sorduğum da "Herkesin doğrusu farklı olabilir." dedi. İlk baktığında gayet basit bir cümle gibi görünse de detayına indiğinde içerisinde algı, anti-tez, yorumlama ve bilinç gibi kavramların olduğunu göreceksiniz. İşte annem hiç farkında olmadan felsefe yaptı, bunu sizde farkında olmadan sık sık yapıyorsunuz. Tam olarak kendini geliştirmiş insanların yaptığı türde bir eylem! Sizler hali hazırda çok donanımlı ve gelişmiş insanlarsınız vesselam.
Hiç üretici hobilerden bahsetmediğimi fark ettim "eğlence sektörünün tüketici hobilerini" çok iyi örneklendirdiğimi düşünüyorum. Hey siz sanat ruhlu insanlar! Sizler hakkında söyleyeceğim çok güzel şeyler var. Hali hazırda üretici hobinin tanımı yapmış ve örneklerini sunmuştum. Üretici hobileri kazanca çevirme çabası ne kadar da doğal karşılanısıdır! Keyif aldığınız işi daha da keyiflendirmeniz sizin paragöz olmanızla değil sadece eğlencesini ve zamanını daha verimli kullanmak isteyen birinin çabalaması olarak yorumlanabilir. Ortaya koyduğunuz ilk materyalden bu yana kendinizi ne kadar da geliştirmişsinizdir! Sen, resim çizen artık daha güzel ve tek seferde çizgi çizebiliyorsun. Sen, çalgı çalan artık daha komplike şarkılara yelken açtın. Sen, yazı yazan artık daha güzel ve okunaklı cümle kurmaya başladın. Bu insanlar yapıcı/yıkıcı eleştirilere açık, özgüven sahibi ve estetiğe oldukça hakimlerdir. En azından ilk aşamada böyle değillerse bile ilk eserlerinden son eserlerine kadar bile kendilerini bu alanda geliştirmişlerdir. Donanım sahibi olmuşlardır değil, geliştirmişlerdir. Açıkçası ben üretici hobilere baktığımda çalışkanlık ve emek görüyorum. Bunlar ne hoş erdemlerdir böyle. Kurtuluşun bireysellikte olduğuna inanan biri olarak siz -üretici hobiciler- bu düşüncemin en sağlam dayanaklarısınız. Belki sanatçı değilsiniz ve muhtemelen olmayacaksınız fakat bir sanatçıyla aynı öze sahipsiniz. Belki de töze; "Var olmak için kendinizden başka bir şeye ihtiyacınız yoktur."
Cevaplandıramadığım sorulardan biri de "Üretici hobilerin birbirleri karşısında üstünlüğe sahip mi?" sorusu olacaktır. Çünkü bana göre "resim çizmek" çok ayrı bir üretici hobidir. Salt yetenek ihtiyacı bir yana çizilen çizginin geri dönüşü olmayacaktır. Çalgı çalan biri yanlış bastığı notayı düzelterek devam edebilir, video çeken biri montaj yapabilir, yazı yazan biri cümleyi silip yeniden kurabilir fakat resim için hata düzeltmek aşırı zahmetlidir.
Ben ilkokuldayken sürekli duyduğum bir cümle varsa o da "Kitaplar sizin dostunuzdur çünkü çok şey öğretir." olmuştur. Bunu yalanlayamam ve uzun uzun yazdığım yazıdan da kitap okumanın gereksiz bir eylem olduğunu kanısına da varmayalım lütfen. Her şeyin fazlası zarar diyerek yetmiş yaşındaki nene lirikliğiyle sizleri sıkmak istemem ama öyle. Aşırı dindar olmak bile zararlıyken bunca kez saymış olduğum hobilerin sadece birine yüklenmek ve haddinden fazla süre harcamak da zararlı olacaktır. Aşırı dindarlığın nesi mi zarar? Hallac-ı Mansur'un "Ene'l Hakk" (Ben Hakkım) demesi size doğru geliyor mu? Neyse konuyu saptırmak istemiyorum. Neyin ne kadar yararlı ne kadar zararlı olduğunun kararını verecek olgunluktasınız, hepiniz! O sebeple sizin ne yapacağını söylemek bana düşmez.
Uzun Lafın Kısası:
Cevaplandıramadığım sorulardan biri de "Üretici hobilerin birbirleri karşısında üstünlüğe sahip mi?" sorusu olacaktır. Çünkü bana göre "resim çizmek" çok ayrı bir üretici hobidir. Salt yetenek ihtiyacı bir yana çizilen çizginin geri dönüşü olmayacaktır. Çalgı çalan biri yanlış bastığı notayı düzelterek devam edebilir, video çeken biri montaj yapabilir, yazı yazan biri cümleyi silip yeniden kurabilir fakat resim için hata düzeltmek aşırı zahmetlidir.
Ben ilkokuldayken sürekli duyduğum bir cümle varsa o da "Kitaplar sizin dostunuzdur çünkü çok şey öğretir." olmuştur. Bunu yalanlayamam ve uzun uzun yazdığım yazıdan da kitap okumanın gereksiz bir eylem olduğunu kanısına da varmayalım lütfen. Her şeyin fazlası zarar diyerek yetmiş yaşındaki nene lirikliğiyle sizleri sıkmak istemem ama öyle. Aşırı dindar olmak bile zararlıyken bunca kez saymış olduğum hobilerin sadece birine yüklenmek ve haddinden fazla süre harcamak da zararlı olacaktır. Aşırı dindarlığın nesi mi zarar? Hallac-ı Mansur'un "Ene'l Hakk" (Ben Hakkım) demesi size doğru geliyor mu? Neyse konuyu saptırmak istemiyorum. Neyin ne kadar yararlı ne kadar zararlı olduğunun kararını verecek olgunluktasınız, hepiniz! O sebeple sizin ne yapacağını söylemek bana düşmez.
Uzun Lafın Kısası:
- Hobi keyif alınan eylemlerin tümüdür. Üretici hobi ve tüketici hobi olmak üzere ikiye ayrılırlar.
- Tüketici hobilerde kendini ikiye ayırır; "Eğlence sektörü tüketici hobileri" ve "Eğlence sektörü dışı tüketici hobileri"
- Eğlence sektörü tüketici hobileri bir insanı geliştirmez, donanımlı yapar. Bunlara örnek olarak popüler kültürde sık karşılaştığımız kitaplar, filmler, diziler ve oyunlar verilebilir.
- Eğlence sektörü dışı tüketici hobileri bir insanı hem geliştirir hem de donanımlı yapar. Bunlara örnek olarak bilim, ilim ve felsefe kaynakları okumak, eğitim almak, düşünmek verilebilir.
- Üretici hobiler aynı şekilde bir insanı hem geliştirir hem de donanımlı yapar. Bunlara örnek olarak resim çizmek, yazı yazmak, çalgı çalmak verilebilir.
- Bilim, ilim ve felsefe konularını işlemeyen kitaplar haricinde okuduğunuz kitaplar eğlenmek içindir. Aynı şekilde oyunlar da öyle.
- Yukarıdaki maddeyle birlikte de açıkça görünür ki "eğlence sektörünün" kitabını okuyan biri daha entel, oyun oynayan biri daha yıkık biri DEĞİLDİR. İkisi de birbirinin tamamen aynısıdır çünkü aynı amaçlara aracılık ederler.
- En yararlı hobilerden biri olarak kitap okumak hobisi de aşırıya kaçıldığında zararlı olabilir. Yine de bu onun gereksiz olduğunu ya da yapılmaması gereken bir eylem olduğunu göstermez.
Vay be 2048 kelimelik bir yazı oldu ama bence keyifli oldu. Yanlış anlamaları düzelttik, donanımlı insan ile gelişmiş insan arasındaki farkı gördük ve bunlar üzerinde kafa patlattık. Umarım siz de keyifle okuyabilmişsindir. İmla hatası varsa lütfen bildirmeyi unutmayın, kendinize iyi bakın ve sevgiyle kalın.
24 Aralık 2017 Pazar
25 Aralık Özel: Müslüman Biri Yılbaşı veya Noel Kutlayabilir Mi?
"Yazının en sonunda Uzun Lafın Kısası adını verdiğim iki cümlelik ultra kısa bir özet var. Detay ve temellendirme okumak istemiyor fakat benim fikrimi öğrenmek istiyorsanız orayı okuyabilirsiniz."
Bu yazıyı yazmaktan çok büyük keyif alacağım. Ayrıca ister istemez de bir takım şeylerin rengini vereceğim gibi geliyor fakat bu şimdilik umurumda değil çünkü konu beni her daim irite eden ve "Ciddi misin cahil? Lütfen, öl." dememe sebep olmuştur. Müslüman birinin Yılbaşı veya Noel kutlaması caiz mi, dinen bir sorun var mı?
Bu soruların ve cevaplarının da benim için ayrıca bir önemi var çünkü din sorgusunun ardından din felsefesinden başlayarak diğer felsefi düşünceleri öğrenmeye başlamamın yıl dönümüdür. Nankörlük etmeyeceğim ben bu aptal karmaşa yüzünden Kuran-ı Kerim, Eski ve Yeni Ahit okudum. Bunun fitili ateşlenmeseydi belki asla bu değerli kutsal metinleri okumayacak kör kütük göçüp gidecektim. Tanrı'yı arayışım ilk aşamada korkutucuydu, O'nu kaybetmekten korkuyordum. Hakiki gerçeklik; elbette beni yine sevgili Tanrı'mın kollarında bulmamla sonuçlandı.
Eğer Twitter hesabımı takip eden biriyseniz "Bir kişi aslında hem Müslüman hem de Hristiyan olabilir!" düşüncemi görmüş, okumuş olabilirsiniz. Görmediyseniz de hemen küçük bir özet geçeyim; Müslüman kelime anlamı gereği "Tanrı'ya teslim olmuş", Hristiyan da "İsa takipçisi" olduğu için bunların insanları ötekileştirmek için uydurmuş olduğu sıfatlar olduğunu dile getirmiştim. Şimdiki yazımda bu toplara hiç girmeden Müslüman ve Hristiyan kelimelerinin günümüzdeki anlamlarıyla, kaçamak cevap vermeden, elbette kutsal metinlerin ışığında soru işaretlerini sileceğiz. En kolay olmasına rağmen utanç verici olanla başlıyoruz; yılbaşı.
Yılbaşı Kutlamak Caiz Midir?
Gerçekten "Yılbaşı kutlamak günahtır." diyen ilk cahil kimse kendisi tebrik etmek gerekli. Millattan önceki insanlık dahi bu denli aptal bir soruyla uğraşmazken 2017'de bu tip şeylerin tartışma konusu bile olması acayip komik. Yılbaşı kutlama eyleminin kötü olduğunu iddia etmenin yanı sıra bunun direk Allah'ın yasakladığını iddia ederek İslamiyet'e sözde hükümler giydirenlerin cennette yerleri hazırken ben, bir sonraki 365 günüm bir diğerine nazaran daha iyi geçsin diye temennilerde bulunmam sebebiyle cehennemliğim öyle mi? Buradan hoca efendilerinize meydan okuyorum, eğer sizin Allah'ınız öyleyse yanmaya hazırım! Benim sevgi dolu Tanrı profilimde bu tip acımasızlıklara yer yok.
Kafanız karıştı ise şöyle toparlayayım. Bir gün 24 saattir çünkü 24 aynı anda 2'ye, 3'e, 4'e 6'ya ve 12'ye bölünebiliyor. Bu da bizim bir günümüzü daha fazla parçalama imkanı sunuyor. Günün yarısı, çeyreği ve altıda biri gibi parçalara sahip olması ona daha fazla hükmetme imkanımızı arttırdığı gibi detaylandırma, özelleştirme gibi türlü türlü seçeneklere de sahip oluyoruz!
Şu an Türkiye gibi Dünya'nın bir çok yerinde kabul görmüş olan Miladi takvim veya Gregoryen takvim, Katolik Papa XIII. Gregory tarafından yaptırılmıştır. Miladi takvimlerden önce kullanılan Jülyen takvimi artık yıl hesabındaki bir hatadan ötürü 128 yılda 1 günlük kaymaya sebep oluyordu. Hatta şaşırırsınız belki o takvimle birlikte yılbaşı 25 Mart idi. Bu her iki takviminde ortak yönü kendisine referans olarak Güneş'in hareketlerini almasının yanı sıra bildiğimiz tipik ay sıralamasına sahip olmasıdır. Jülyen takvimindeki kayma Gregoryen takvimle giderilmiştir fakat zamanı daha rahat incelemek adına zamanı ikiye böleceği sıfır noktasını bulmak ayrıca bir dertti. Millattan önce, milattan sonra diye adlandırdğımız zaman dilimleri İsa'nın doğduğu gün temellendirilerek seçilmiştir. Milat sözcüğü doğum anlamına gelen ARAPÇA kökenli bir sözcüktür. (Teşekkürler Vikipedi :D)
Hicri takvim kendisine milat olarak -daha doğru tabir etmek gerekirse- zamanı ikiye böldüğü referans noktasını Muhammed'in Mekke'ten Medine'ye olan göçünü yani hicreti alır. Fakat bu takvimin yaptığı çok büyük bir hata vardır ki o da kendisini Ay'ın Dünya'daki hareketlerini temellendirerek oluşturmasıdır. Bu sebeple Hicri takvim, Miladi üzerinde sürekli kayma yaşar ve herhangi bir sabitesi yoktur. Her yılın başının farklı olduğu bir zaman dilimi düşünün. Evet, hicri böyle bir takvim.
Yazının Noel kısmında da değineceğimiz gibi Yeni Ahit'in hiç bir yerinde İsa'nın doğum tarihi ile ilgili kesin bilgiler verilmez. Hep tahminler ve düşünceler üzerinden veya bir kaç matematiksel hesaplamadan yararlanarak saptanmaya çalışılır. İsa'nın doğumu yıl olarak MÖ 6-2 olduğu saptanmaktadır. Yani 1 Ocak günün 1 yılı İsa'nın doğduğu gün değil, onun doğumu kullanılarak seçilen bir noktadır. İsa'nın doğduğu gün Katolikler için 25 Aralık, Ortodokslar için 6 Ocak'tır. Çünkü Ortodokslar XIII. Gregory'nin takvimi yerine Jülyen takvim kullanır. Buradan da çok iyi anlayabilirsiniz ki Ocağın biri Dünya'nın Güneş etrafında attığı turun dolması haricinde hiç bir dini anlamı olmayan sıradan bir gün iken, aralığın 25'i dini olarak özel bir günü temsil eder. Uzun lafın kısası; "Yılbaşı ile Noel aynı şeyler değillerdir."
Noel ile Yılbaşı aynı şeyler olsa dahi burada niyetin rolü çok büyük. Yılbaşı kutlamalarına dahil olan biri İsa'nın doğum gününü mü kutluyor yoksa yeni bir yılın gelişini mi bunu da Tanrı'dan başka kimse bilemez. Ne de olsa; "Ana rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni." (Yeremya 1:5). Demem o ki Allah'ın adalet tartısı şaşmaz. Niyeti iyi, kötü olan birinin ayrımını pekala hakkıyla yapabileceğine şüphe yok.
Uzun Lafın Kısası: Bir kişi Müslüman olmasına rağmen Yılbaşını dini herhangi bir ritüel içermediği için, Noel'i de İslamiyet'e göre İsa'nın bir peygamber olması sebebiyle kutlayabilir. Fakat bu her Hristiyan bayramını kutlayabileceği anlamına gelmez, mesela Paskalya.
Bu yazıyı yazmaktan çok büyük keyif alacağım. Ayrıca ister istemez de bir takım şeylerin rengini vereceğim gibi geliyor fakat bu şimdilik umurumda değil çünkü konu beni her daim irite eden ve "Ciddi misin cahil? Lütfen, öl." dememe sebep olmuştur. Müslüman birinin Yılbaşı veya Noel kutlaması caiz mi, dinen bir sorun var mı?
Bu soruların ve cevaplarının da benim için ayrıca bir önemi var çünkü din sorgusunun ardından din felsefesinden başlayarak diğer felsefi düşünceleri öğrenmeye başlamamın yıl dönümüdür. Nankörlük etmeyeceğim ben bu aptal karmaşa yüzünden Kuran-ı Kerim, Eski ve Yeni Ahit okudum. Bunun fitili ateşlenmeseydi belki asla bu değerli kutsal metinleri okumayacak kör kütük göçüp gidecektim. Tanrı'yı arayışım ilk aşamada korkutucuydu, O'nu kaybetmekten korkuyordum. Hakiki gerçeklik; elbette beni yine sevgili Tanrı'mın kollarında bulmamla sonuçlandı.
Eğer Twitter hesabımı takip eden biriyseniz "Bir kişi aslında hem Müslüman hem de Hristiyan olabilir!" düşüncemi görmüş, okumuş olabilirsiniz. Görmediyseniz de hemen küçük bir özet geçeyim; Müslüman kelime anlamı gereği "Tanrı'ya teslim olmuş", Hristiyan da "İsa takipçisi" olduğu için bunların insanları ötekileştirmek için uydurmuş olduğu sıfatlar olduğunu dile getirmiştim. Şimdiki yazımda bu toplara hiç girmeden Müslüman ve Hristiyan kelimelerinin günümüzdeki anlamlarıyla, kaçamak cevap vermeden, elbette kutsal metinlerin ışığında soru işaretlerini sileceğiz. En kolay olmasına rağmen utanç verici olanla başlıyoruz; yılbaşı.
Yılbaşı Kutlamak Caiz Midir?
Gerçekten "Yılbaşı kutlamak günahtır." diyen ilk cahil kimse kendisi tebrik etmek gerekli. Millattan önceki insanlık dahi bu denli aptal bir soruyla uğraşmazken 2017'de bu tip şeylerin tartışma konusu bile olması acayip komik. Yılbaşı kutlama eyleminin kötü olduğunu iddia etmenin yanı sıra bunun direk Allah'ın yasakladığını iddia ederek İslamiyet'e sözde hükümler giydirenlerin cennette yerleri hazırken ben, bir sonraki 365 günüm bir diğerine nazaran daha iyi geçsin diye temennilerde bulunmam sebebiyle cehennemliğim öyle mi? Buradan hoca efendilerinize meydan okuyorum, eğer sizin Allah'ınız öyleyse yanmaya hazırım! Benim sevgi dolu Tanrı profilimde bu tip acımasızlıklara yer yok.
- Yılbaşı kutlamanın caiz olmadığına dair gelen ilk argüman genellikle "Yılbaşı = Noel" argümanı olur ki sizinde anladığınız gibi tamamen aptalcadır. Yılbaşı adından da anlaşıldığı gibi Dünya'nın Güneş etrafında bir tam tur atmaya başladığı gün anlamına gelirken, Noel İsa Mesih'in doğduğu gündür. Bu yanılgıya düşmelerindeki en büyük sebep kullanılan takvim olsa da bu cahilliği meşrulaştırmaz. Hiç düşündünüz mü bir yıl neden 365 gün, ya da bir gün neden 24 saat? Hayır doğru cevap "Dünya Güneş'in etrafında 365 gün sonunda bir tur attığı için." değil. Doğru cevap zaman kavramları için seçtiğimiz sayıların bol tam bölenlerine sahip olması.
Kafanız karıştı ise şöyle toparlayayım. Bir gün 24 saattir çünkü 24 aynı anda 2'ye, 3'e, 4'e 6'ya ve 12'ye bölünebiliyor. Bu da bizim bir günümüzü daha fazla parçalama imkanı sunuyor. Günün yarısı, çeyreği ve altıda biri gibi parçalara sahip olması ona daha fazla hükmetme imkanımızı arttırdığı gibi detaylandırma, özelleştirme gibi türlü türlü seçeneklere de sahip oluyoruz!
Şu an Türkiye gibi Dünya'nın bir çok yerinde kabul görmüş olan Miladi takvim veya Gregoryen takvim, Katolik Papa XIII. Gregory tarafından yaptırılmıştır. Miladi takvimlerden önce kullanılan Jülyen takvimi artık yıl hesabındaki bir hatadan ötürü 128 yılda 1 günlük kaymaya sebep oluyordu. Hatta şaşırırsınız belki o takvimle birlikte yılbaşı 25 Mart idi. Bu her iki takviminde ortak yönü kendisine referans olarak Güneş'in hareketlerini almasının yanı sıra bildiğimiz tipik ay sıralamasına sahip olmasıdır. Jülyen takvimindeki kayma Gregoryen takvimle giderilmiştir fakat zamanı daha rahat incelemek adına zamanı ikiye böleceği sıfır noktasını bulmak ayrıca bir dertti. Millattan önce, milattan sonra diye adlandırdğımız zaman dilimleri İsa'nın doğduğu gün temellendirilerek seçilmiştir. Milat sözcüğü doğum anlamına gelen ARAPÇA kökenli bir sözcüktür. (Teşekkürler Vikipedi :D)
Hicri takvim kendisine milat olarak -daha doğru tabir etmek gerekirse- zamanı ikiye böldüğü referans noktasını Muhammed'in Mekke'ten Medine'ye olan göçünü yani hicreti alır. Fakat bu takvimin yaptığı çok büyük bir hata vardır ki o da kendisini Ay'ın Dünya'daki hareketlerini temellendirerek oluşturmasıdır. Bu sebeple Hicri takvim, Miladi üzerinde sürekli kayma yaşar ve herhangi bir sabitesi yoktur. Her yılın başının farklı olduğu bir zaman dilimi düşünün. Evet, hicri böyle bir takvim.
Yazının Noel kısmında da değineceğimiz gibi Yeni Ahit'in hiç bir yerinde İsa'nın doğum tarihi ile ilgili kesin bilgiler verilmez. Hep tahminler ve düşünceler üzerinden veya bir kaç matematiksel hesaplamadan yararlanarak saptanmaya çalışılır. İsa'nın doğumu yıl olarak MÖ 6-2 olduğu saptanmaktadır. Yani 1 Ocak günün 1 yılı İsa'nın doğduğu gün değil, onun doğumu kullanılarak seçilen bir noktadır. İsa'nın doğduğu gün Katolikler için 25 Aralık, Ortodokslar için 6 Ocak'tır. Çünkü Ortodokslar XIII. Gregory'nin takvimi yerine Jülyen takvim kullanır. Buradan da çok iyi anlayabilirsiniz ki Ocağın biri Dünya'nın Güneş etrafında attığı turun dolması haricinde hiç bir dini anlamı olmayan sıradan bir gün iken, aralığın 25'i dini olarak özel bir günü temsil eder. Uzun lafın kısası; "Yılbaşı ile Noel aynı şeyler değillerdir."
Noel ile Yılbaşı aynı şeyler olsa dahi burada niyetin rolü çok büyük. Yılbaşı kutlamalarına dahil olan biri İsa'nın doğum gününü mü kutluyor yoksa yeni bir yılın gelişini mi bunu da Tanrı'dan başka kimse bilemez. Ne de olsa; "Ana rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni." (Yeremya 1:5). Demem o ki Allah'ın adalet tartısı şaşmaz. Niyeti iyi, kötü olan birinin ayrımını pekala hakkıyla yapabileceğine şüphe yok.
- Yılbaşı kutlamanın sapkın bir öğreti olması iddiasına eklenen bir diğer argüman hiç şüphesiz "ahlaksız Batı'nın eğlence anlayışı" olacaktır. İçki içilmesi, dans edilmesi, şarkı söylenmesi, dansöz gibi performansların izlenmesi, Sayısal Loto ya da Tombala gibi şans oyunlarının oynanması etik (((bu tipler etik ne demek bilmezler bu arada))) dışı olduğunu sürerek yılbaşının da etik dışı olduğunu iddia ederler.
Bu resmen şuna benzemektedir; "Domuz eti yemek haram kılınmıştır. O zaman yeryüzündeki bütün domuzları öldürelim." Bir eylemin kutlanma şeklinin kimse karışamayacağı fikrini bir kenara bırakacak olursak bile yine de aptalca bir fikirdir çünkü bunları yapmasına gerek yoktur. Yılbaşı kutlaması denilen şey yılın bütün huzursuz geçen günlerin acısını çıkarmak, bir sonraki yılın iyi geçmesini dilemektir ve bu dine uygun şekilde çok da güzel şekilde yapılır! Bu yılı da sağ salim tamamladığın için Tanrı'na iki rekat şükür namazı kılmaya ne dersin? Ya da karşına yepyeni imtihanlar gelecek; bunun için "Yılbaşı duası" etmenin ne gibi bir sakıncası olabilir?
Demek istediğim helal bir şekilde de yılbaşı kutlaması gayet yapılabilir. Bu durumda yılbaşı daha etik dışı mıdır, yoksa belirli gün ve haftalara biz mi belli başlı anlamlar yükleriz? "Yılbaşı ahlaksız Batı'nın Müslümanları uyutmak için yaptığı bir oyundur, uyan ey Müslüman!" gibi yaygara koparmak yerine 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece Tanrı'ya güzel zamanlar geçirmek için yalvarmak veya ölüsünü anmak için Yasin benzeri sureler okumak çok çok daha samimidir inanın bana. İnsanların ve hatta insanlığın güzel zamanlar geçirmesini dilemek ne tür sapkın bir öğretiden çıkmış olabilir anlaması zor.
Noel Kutlamak Caiz Midir?
- En son söylemem gereken şeyi ilk başta söylerek sizlerin canını sıkmak istemiyorum ki zaten beni biraz tanımışsanız buna ne cevap vereceğimi kestiriyorsunuzdur: EVET, CAİZDİR.
İsa Mesih'ten neden bu kadar korkuyorsunuz? Onu temel öğretilerini dinlemek sizce sizi dinden mi çıkaracak? Bu kadar zayıf bir imanınız varsa kendinizi gözden geçirin derdim fakat bilmem haberdar mısınız İslamiyet'e göre İsa da Allah'ın bir kulu ve elçisi. İsa; Müslümanlar ve Hristiyanların ortak paydada buluştuğu Meryem oğluyken peygambere bu denli taraflı yaklaşmanız hiç samimi değil. İsa herkes için geldi, Baba'nın Kutsal Yasa'sını dile getirmek ve Söz olmaktan başka bir şey yapmamışken bu kadar düşmanca bakılan İsa portesi beni ister istemez rahatsız ediyor. Babamız ortak, tapındığımız Allah aynı. Her iki dinde Tanrı tanımlarını yaparken İbrahim'den faydalanır. Teslis imanlısı bir Hristiyan İsa'nın tanrısallığına inansa da, Teslis'i reddeden Hristiyanlar ve Muhammed imanlısı Müslümanlar İsa'yı hali hazırda peygamber olarak görmektedirler. Bu durumda onun doğumda nasıl bir sıkıntı olabilir ki? (Kuran 3:45, 3:84, 4:157-171-172, 5:17)
Oğul İsa ve Baba Tanrı herkesin yapamacağı bir erdem yaptı. Herkesi sevdiler. Kendilerine inanıp, iman etmeyenleri bile. Çünkü Tanrı yasaları herkes için vardı ve şevkatli Tanrı asla ve asla oğluyla birlikte Adem'in soydaşlarına asla sırt çevirmeyecekti. "RAB tez öfkelenmez, sevgisi engindir, suçu ve isyanı bağışlar." (Çölde Sayım 14:18)
Durum buyken İsa'nın doğduğu günü ayrıca Kuran'a inanan biri de olsan kutlamanın ne gibi kötü yanı olabilir? İsa herkes için var. Tıpkı diğer peygamberler gibi.
- Peki ya Müslümanlar her Hristiyan bayramlarını kutlayabilir mi diye soracak olursanız maalesef burada cevabım hayır çünkü Paskalya gibi bir gerçek var.
Paskalya; Hristiyan imanı gereği İsa'nın çarmıha gerildikten sonraki üçüncü gündeki dirilişini kutlamaktadır. Kelime anlamları olarak Diriliş Günü demektir. Kuran'da da açıkça bellidir ki İsa asla çarmıha gerilmemiştir ve Allah'ın yanına yükselmiştir.
"Halbuki onu öldürmediler, onu asmadılar da. Onlara İsa gibi gösterildi. Aksine, Allah onu kendine yükseltmiştir." (Nisa:157-158)
"Ey İsa, seni ancak ben öldüreceğim. Seni kendime yükselteceğim. İnkarcılardan temiz kılacağım." (Ali-İmran:3/55)
Ayetlerinden anlaşılır ki İsa'nın çarmıha gerilişi İslamiyet inancına yer edinmez. Buna rağmen İsa bir peygamberdir, Allah'tan direk vahiy alır ve Hristiyanlar da Ehl-i Kitap'tır.
- Noel Baba ve Noel ağaçlarını gördükten sonra öfkeden kudurmanıza gerek yok. Noel ağacındaki yıldız hariç olmak üzere bu ve bunun gibi popüler kültür ögeleri dini hiç bir motif içermiyorlar. Hatta Noel Baba evren üzerindeki ilk fantastik karakterlerden biridir. Kırmızı kıyafetleriyle, Ren geyikleriyle o bir efsaneden öte değildir.
Aslında zamanında Antalya'da yaşamış olan bir papazın Noel Baba olduğuna dair bir iddia vardır ki bu pek yalanlanamaz. İnsanları mutlu etmek adına Noel arefesinde hediyeler verir, onlarla dualar eder ve İsa'ya yalvarırdı. Ayrıca bulunduğu konum Bizans Ortodoks'larınca olmasından ötürü kendisi 5-6 Ocak tarihlerine aktif rol oynardı. "Sanki kendin görmüş gibi nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?" diyebilirsiniz çünkü cidden kendi gözlerimle gördüm. Antalya'da "Santa Klaus" fakat asıl adıyla "Aziz Nicholaos" için yapılmış bir tür müze ve kilise ziyaretlerine bulunup bilgiyi birincil kaynaktan alma şansım oldu.
Ayrıca sizde kolaylıkla akıl edebileceksiniz ki popüler kültürün Noel Baba'sı kar ile özdeşlemişken, Aziz Nicholaos neredeyse hiç kar yağmayan bir yer olan Antalya'da bulunmasından ötürü aynı şeyler elbette değillerdir. Bu sebeple Noel Baba asla dini bir motif içermez.
- İşte zurnanın zırt dediği yere geliyorum. Yukarıdaki BÜTÜN anlattıklarıma dayatılan en sağlam argümanlardan bir tanesi bir ayet. Evet, hadis olsa (ki aynı temada hadisler de var) bir kulağımdan girer diğerinden çıkar. Konu Kuran ayeti olunca ince eleyip sık dokumak gerekiyor. O ayet; "Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez." (Maide, 5/51)
Kefenin sağ tarafında herkesi kucaklayan İsa ve Baba'sı, sol tarafında sırf Yahudi ve Hristiyan olduğu için onları dost edindirtmeyen Tanrı profili. Üçüncü sınıf gerzek bir Karikateist'çi değilim, Tevbe suresinden ayet cımbızlamak gibi amatörce değil daha geniş bakmaya çalışıyorum fakat söz konusu ayetin öncesini de sonrasını da okuduğumda tatmin olamıyorum. İslamiyet'in Tanrı'sına göre kendisinden önceki dinlerden olanlar herkes sapkın olmak mı zorunda? Konu cennet, cehenneme geldiğinde Ehl-i Kitap'ın cennete gideceği kesin hükmündedir;
"Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan, Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp barışa ve hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar. Bakara Suresi, 62"
Fakat iş zaman, mekan ve derinliğe sahip üç boyutlu evrende neden Yahudi, Hristiyan dost olunmayacak kadar kesin çizgilerle çizecek kadar kötü mü olmak zorundalar?
"Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan, Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp barışa ve hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar. Bakara Suresi, 62"
Fakat iş zaman, mekan ve derinliğe sahip üç boyutlu evrende neden Yahudi, Hristiyan dost olunmayacak kadar kesin çizgilerle çizecek kadar kötü mü olmak zorundalar?
Bir Hristiyan da ahlakı Tanrı'ya temellendirir. Çoğu haram ve kötü davranışlar İslamiyet'in yasakladıklarına uyar. Fakat bir Hristiyan domuz eti yediği için ve İsa'nın çarmıha gerildiğine inandığı için kötü biri midir? Tanrı'nın gözünde kim daha değerli; çocuk istismarcısı bir Müslüman mı, ayda iki kere yetimhane ziyaret eden bir Hristiyan mı?
Bunun soruların cevaplarını ben değil siz sevgili okurlar vereceksiniz. Blog'un altına yorumlarınızı, sosyal meyda hesaplarımdan mesajlarınızı eğer anonim olmak istiyorsanız zteamteam@gmail.com adresine e-postalarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
Burada "Fakat burada bahsedilen kötü Hristiyan ve Yahudiler" argümanını asla kabul etmiyorum çünkü o dinlerin imanlıları için herhangi bir sıfat eklenmemiş. Ha'şa; Tanrı tek bir kelime eklemekten aciz olamayacaktır elbette. O zaman direkt "kötü Hristiyanlar ve kötü Yahudiler ile dostluk etmeyin." uyarısı gelebilecekken direk her ne kadar kelime olarak içerisinde olmasa da bütün anlamı yüzünden TÜM Yahudi ve Hristiyanlar için söylendiği anlaşılıyor.
Bunun soruların cevaplarını ben değil siz sevgili okurlar vereceksiniz. Blog'un altına yorumlarınızı, sosyal meyda hesaplarımdan mesajlarınızı eğer anonim olmak istiyorsanız zteamteam@gmail.com adresine e-postalarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
Burada "Fakat burada bahsedilen kötü Hristiyan ve Yahudiler" argümanını asla kabul etmiyorum çünkü o dinlerin imanlıları için herhangi bir sıfat eklenmemiş. Ha'şa; Tanrı tek bir kelime eklemekten aciz olamayacaktır elbette. O zaman direkt "kötü Hristiyanlar ve kötü Yahudiler ile dostluk etmeyin." uyarısı gelebilecekken direk her ne kadar kelime olarak içerisinde olmasa da bütün anlamı yüzünden TÜM Yahudi ve Hristiyanlar için söylendiği anlaşılıyor.
Uzun Lafın Kısası: Bir kişi Müslüman olmasına rağmen Yılbaşını dini herhangi bir ritüel içermediği için, Noel'i de İslamiyet'e göre İsa'nın bir peygamber olması sebebiyle kutlayabilir. Fakat bu her Hristiyan bayramını kutlayabileceği anlamına gelmez, mesela Paskalya.
Hem Tanrı hem de ben sizi çok seviyoruz. Sevmeyi seviyoruz elhamdülillah. Yazım yanlışı gördüğünüzde bildirmeyi, fikrinizi beyan etmeyi ve size sorduğum soruların cevaplarını bana iletmeyi unutmayın. Herkese mutlu Noel'ler!
10 Aralık 2017 Pazar
Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır: Reddedilmek, Aldatılmak ve Terk Edilmenin Benzer ve Farklı Yönleri
Merhaba. Eğer Platon'a Göre Aşk (Platonik Aşk) yazımı okuduysanız "Aşk Metafiziği Varsa Felsefesi de Vardır" adında bir kitap üzerinde çalıştığımı da bilirsiniz. Son zamanlarda asla ve asla onunla alakalı verimli bir şeyler yapmıyorum ve ne gibi bir şeyin altına girdiğimin anca farkına varabiliyorum. Aynı durum blog içinde geçerli. En azından kitapta bulunan bir başka bölümü tease ederek hem blog, hem de kitap cephesini ilerleteceğime inanıyorum. Tarih vermem imkansız fakat aklımdaki mükemmeliyetin henüz %25'inde bile olmadığını söylemeliyim. Keşke felsefe okuyor olsaydım da bitirme tezim olsaydı. :D
Konumuz derin, detaylı ve hatta korkumun üzerine gidecek cinsten. Reddedilmek, aldatılmak ve terk edilmenin benzer ve farklı yönlerini inceleyecek bunlara maruz kalınmasını inceleyecek ve bir takım aşk felsefesi problemini çözmeye çalışacağız. O zaman hızınızı hiç kesmeden yazıya geçin.
Konumuz derin, detaylı ve hatta korkumun üzerine gidecek cinsten. Reddedilmek, aldatılmak ve terk edilmenin benzer ve farklı yönlerini inceleyecek bunlara maruz kalınmasını inceleyecek ve bir takım aşk felsefesi problemini çözmeye çalışacağız. O zaman hızınızı hiç kesmeden yazıya geçin.
Sevgi ve aşk gibi kavramları filozoflardan dinledik. Kimisi çokça kez olumlarken kimisi resmen onu "kötü" bir şey olarak gördü. Hatta içlerinde argümanlarını sadece cinsi yönden inceleyen bile vardı. Peki ya filozofların bu fikirlerinin ışığında ilerleyerek cevaplandırmadıkları soruları ve yapmadıkları tanımlar? Elbette bu bana ve size kalıyor. Tek eşliliğin doğruluğuna uzun zamanlar öncesi ikna olan insanların aşk hayatlarında çok sık duyduğumuz üç kelime kuşkusuz "reddedilmek, aldatılmak" ve "terk edilmek" olacaktır. Kimimiz bunları okurken bile tüyleri diken diken olur üstelik bunun için acı verici bir tecrübe edinmiş olmasına gerek dahi yoktur. Peki ya bunlar nedir ve üstlerinden nasıl gelinir?
- Reddedilmek: Aşk Felsefesinde asıl sözcük anlamını kaybetmemiştir. Sevgi/aşk duyulan kişiye hislerini söylenmesiyle birlikte alınan olumsuz cevaba denir.
- Aldatılmak: Asıl sözcük anlamına baktığımızda kandırmak ile aynı anlamda olduğunu söylesek yanlış söylemiş olmayız. "Yalan söylemek" temellerine dayanan bir kelime olmasına karşın Aşk Felsefesinde durumu güzellersek "başkasının üzerine gül koklamak" diye tabir edebiliriz. Hali hazırda biriyle karşılıklı duygu alışverişi içerisinde bulunan bir kişinin üçüncül kişilere aynı duygu hissiyatını bildirmek anlamına gelir.
- Terk Edilme: Bir takım sebeplerden ötürü ideal aşk hissedilmeyen kişiye bunu söyleme sonucunda deyim yerinde ise yolları ayırmak anlamına gelir. Ayrılıktan çok büyük bir farkı vardır ve o da bu eylemin tek taraflı yapılmasıdır. Ayrılık iki kişinin verdiği bir karar iken terk ediliş "bırakma"ya tekabül eder.
Peki ama bu eylemler Aşk Felsefesinin etiğinde iyi ya da kötü eylemler midir? Bunlardan ötürü neden acı çekeriz üstelik biraz daha ileri gidip benzer ve farkları nedir bunları konuşacağız.
Benzer Özellikler
- Konu reddedilmek, aldatılmak veya terk edilmek fark etmeksizin buluştukları en büyük ortak çatı karşı karşıya kalınan kişiyi üzmesi. Bu hüznün temellendirmesinin aynı oluşu bu eylemler için ilk bakışta "kötü" damgası vuruluyor olsa da "reddiye" ve "terk edilmenin" etiğe uygunsuz eylemler olmadığını göreceğiz.
Hüzün konusunda aldatılmak kendi içerisinde dallanıp budaklansa da kümeye diğer iki eleman eklendiği zaman kesişim kümesinde rahatlıkla kişinin kendisini yetersiz, geliştirmemiş ve değersiz bulmasını göreceksiniz. "Neden sevmedin ki?" diye soramayacağı için* sorunu kendinde arar ve bunu bulduğuna da körü körüne inanır. "Daha güzel, daha yakışıklı, daha zeki, daha cesur, daha kültürlü, daha öz güvenli" olması durumunda bunun başına gelmeyeceğini düşünmesi sebebiyle kendini bir bok çuvalı kadar değersiz görmeye başlar. İşte tam da bu sebepten ötürü bu üç eylem intihar sebeplerinin başında gelir. Schopenhauer'un da bildirdiği gibi;
"...bu chimera öylesine parlak ve ışıltılı hale gelir ki, eğer ki elde edilemezse hayat bütün cazibesini yitirir ve öylesine dümdüz, neşesiz ve tatsız görünür ki, ona karşı duyulan tiskinti ölüm korkusuna karşı bile galip gelir ve âşık kişi yaşamına gönüllü olarak son verir."
Schopenhauer - Cinsel Aşkın Metafiziği
"Eğer ki elde edilemezse" kısmından da anlayabileceğimiz gibi Schopenhauer burada reddiyeden bahsetmektedir fakat bu diğer eylemlerinde intihar tetikleyecisi olmadığı anlamına gelmez. Hali hazırda nihilizm savunucuları çok kabaca tarif etmek gerekirse "Hacı zaten hayatın bir anlamı yok istersem intihar ederim, istersem etmem." tarzındaki tutumları vesilesiyle iyi/kötü gibi ahlaki temellendirme derdine girmez. Donanımlı birey olma çabalarını Üstinsan'a bağlamış olsalar da insan doğası gereği bu eylemlerle karşılaşan kişinin illaki içerisinde kendini ya da yaşadığı olayın kötü olmasına bağlı olarak dini sorgulamaya başlar. Çünkü "Tanrı varsa bu kadar kötü olamazdır." Fakat o zamanla kaçırmış olduğu bir durum vardır ki Kötülük Problemi'nin teistlerce yaklaşımına göre kötülük Tanrı'dan gelmez. Tanrı yasasına karşı gelmek kötünün ta kendisidir. Buradan da anlayabiliriz ki kötünün yaratıcısı Tanrı değil insandır.
(NOT: * ile işaretlenen yer kitabın öncelerinde çok kısaca değiniliyor. Özet geçmek gerekirse çünkü kimse birini sevmek zorunda değil tıpkı sevmemek gibi. Sevginin farklılaştığı noktalardan biri budur ve sevmek ya da sevmemek herhangi bir temellendirmeye ihtiyaç duymaz.)
- Her üç eylemin sonucunda dinen dahi olmasa bile inandığı değerler ufak bir sarsıntı geçirir veya daha çok tutulur. Buna en iyi örnek ise mutlu bir birlikteliğin ardından gelen sevginin kötü bir şey olduğunu ve işe yaramaz olduğunu kesin dille getirme aşaması olabilir. Bunu "felsefece" dile getirmek gerekirse birey Aşk Felsefesine dair düşüncelerini rasyonelizmden pragmatizme çevirmiştir.
Her aldatılan, reddedilen veya terk edilen sevgiyi değersiz görür anlamına gelmemektedir. Bu sadece en sık görülen vakalardan biridir. Olumlu yönde gelişse dahi buradaki ana sorun konun kesin çizgilere sahip olmasıdır. Teze karşı anti-tez getirilip sentez yapılmasını düşündüğüm için keskin kurallar veya yıkılmaz tabular işin içine dahil olunca ister istemez eleştirmek zorunda kalıyorum fakat konu Aşk Felsefesine geldiğinde gardımı indirmek zorundayım çünkü bireyin mücadelesini verdiği eylemler topluluğu ona yepyeni şeyler kazandıracaktır. Hiç bir insan reddedildikten, aldatıldıktan, terk edildikten sonra aynı olmayacaktır. Heraklitos "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir." derken Aşk Felsefesi mağdurlarını işin içine katmış mıdır bilinmez ama aynı nehirde iki kez yıkanamayanların dünyasına bu tip vakaların gerçekleşmesi oldukça normal karşılanmalıdır. %100 katılıp savunamadığım bir şey varsa o da teolojide Tanrı, deneyim sonucu elde edilen öznel bir ruhanilik olması fikridir. Aynı durum Aşk Felsefesinde de geçerlidir ve ben yine bunu %100 savunamam: "Aşk tecrübelere bağlı olarak iyi ya da kötü olduğuna karar verilen özel bir duygu selidir."
- İd, ego, süper egonun hayatta kalma dürtüsünden, acıları hafifletip eğlenebilmek adına ve ilk maddede belirttiğim kendini yetersiz ve değersiz görmeden ötürü yeni hobi arayışları bu tipik üç eylemin sonuçlarından olmaktadırlar. Eski hobiler artık aynı tadı verememeye başlamıştır ve melatonin salgısını arttırmanın yolu o zamana kadar yapmadıklarını yapmayı denemekten geçmektedir. Bu hobilerin üretici veya tüketici yanının ortaya çıkışı bireyle alakalı olmaktadır.
Melatonin, Serotonin, Dopamin, Endorfin ve Adrenalin arttırmanın bir diğer yolu da uyarıcı maddelere maruz kalmaktır. Alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımının bu dönemde parabolik artışının sebebi (bir alkol bakiri için) hem yeni şeyler deneyerek hem de biyolojisiyle oynarak mutlu olmaya çalışmaya çalışmaktan öte bir şey değildir. İmanlılar mutluluk hormonu salgısını arttırmak adına kendini Tanrı'nın şevkatli kollarına atar ve bu tip dünyevi zevkleri reddeder. Uyarıcı maddeleri bir kenara bırakıp hobileri incelediğimizde bireyin daha önce ilgisini çekmeyen ya da denemeye yeltenmediği şeyler olduğu apaçık görünmektedir. Öğrenciyse derslerine, çalışan biriyse kariyerine normal ilgisinden daha da fazla yaklaşır ki boş biri olmadığını kendine inandırsın. Bu tip çabalar takdire şayan olmasına karşın beklenilenin alınması imkansızdır. Birey kendine bu uğraşlarla birlikte bir artı ekleyebilir fakat reddiyenin vermiş olduğu hüzün maalesef ki daha ağır basar ve "Ben bunu yaptım hâlâ değersizin tekiyim." demeye devam eder.
- Geçer derler ama geçmez. Bu eylemlerin can alıcı noktalarından biri ruhunuzun en derinliklerinde ve hatta bilinç altınızın en dip köşesinde de hüzün kırıntılarına sahip olmasıdır. Üstelik bunu arabesklik yapmak için ya da aptal edebiyatına hizmet etmek için söylemiyorum. Beyninizin çalışması gereği kişiler ve cisimler arasında ilişkiler kurdurarak hatırınızı kolaylaştırmaktır. O sebepten ötürü reddedildiğiniz, aldatıldığınız veya terk edildiğiniz kişiyle daha öncesinde bulunduğunuz ortak bir yere tekrardan geldiğinizde aklınıza gelen ilk şey bu durum olacaktır. Bu 2 saniye sürecek olan aşırı minimal bir etki de olabilir gelecek 3 ayınızı mahvedecek bir yıkım da. Bu sizin EQ'nuz (duygusal zeka), o kişiye verdiğiniz değer, yaşadığınız eski ilişkiler gibi farklı etmenlerle değişkenlik gösterecektir.
Bunun kaçınılmaz olması aşikar fakat bu birine kızacağınız bir etmen değil velhasıl insan olmanın fıtratında bu vardır. O sebepten ötürü buna benzer durumlarda hatırınıza gelmemesine değil bundan en az zararı görmeye çalışmanız kesinlikle sizlere çok çok daha fayda sağlayacaktır. "Bu benim başıma gelmiyor yha, aştım ben artık." diyen kişi emin olunuz ki yalan söylüyordur. İnsanî dürtülerini reddettiğini bilse kendine gülerdi herhalde. Zaten bunun da en iyi örneklerinden biri kişinin kendisini "Aman canım o kendi kaybeder." diye teselli edişinden belli olmaktadır. Bunun gerçek olmadığı o kadar bellidir ki, hayatta kalmaya çalışan beden yanlış bilginin doğruluğunu şüphesiz kabul eder.
- Cepheler fark etmeksizin pişmanlık bildiren cümleler duymanız içten bile değil. Bunların olasılıkları birbirinden ayrılan noktaları olsa da "keşke" içeren cümlelerin dudaklardan dökülmemesi nadiren görülen bir olaydır. Haddimi aşıp "keşke" cümlelerinin söylenme olasılıklarını yüzdeyle belirteceğim, evet.
- Keşke reddetmeseydim. (%6)
- Keşke açılmasaydım. (%70)
- Keşke aldatmasaydım. (%95)
- Keşke aldatılmasaydım. (%70)
- Keşke terk etmeseydim. (%40)
- Keşke terk edilmeseydim. (%70)
Farklı Özellikler
- Eylemlere karşı gösterilen benzer reaksiyonlar ve hüzünün temellendirmesinin aynı şey olduğuna değindik fakat bu hüznün ve acının miktarı eylemler arası farklılık gösterecektir. Herkes kendi çektiği acıyı örnek göstererek "Ama nasıl olur bu bundan daha fazla hüzünlü!" diye bana kızabilirler. Olaya tarafsız ve rasyonel yaklaştığımda acılar arasında şöyle bir sıralama görüyorum; Reddedilme > Aldatılma > Terk Edilme. Peki ya neden?
Bir kere reddiyenin diğer iki eylemden de daha büyük olmasının asıl sebeplerinden biri herhangi bir ilişkinin asla başlamayacak olmasıdır. Aldatılan veya terk edilen kişi sevdiği kişiden hayatlarının bir döneminde olsa da geri dönüş almış olmasına mütevellit reddedilen için böyle bir durum asla geçerli değildir. Hayatının hiç bir zaman dilimi onun için var olmayacaktır, bunun bilincine sahip olması reddedilen için ne büyük acıdır! Aldatılan ve terk edilen insanlar geçmişte geçirilen güzel zamanları düşünüp üzülürken reddiyesi verilen kişi ya potansiyel güzel günlere üzülür ya da bunların asla yaşanmayacağına. Aldatılan ve terk edilen kişiler dayanacağı bir hakikat var olmasına rağmen reddedilen kişi resmen sanal-hayal aleminin en sık ziyaretçilerinden biri olur. Diğerleri o zamanlardan kalan videolarını izler, fotoğraflara bakar; reddedilen hayalini kurar. Asla somut olmaz bunu gördükçe hüznü artmaya devam eder üstelik karşındaki kişiye de kızamayacağının bilincinde olduğu için kendisini bir numaralı sorun olarak görür. Sevmenin erdemli bir eylem olduğunu diğerlerinden çok daha iyi bilir. Belki hiç belki de çok uzun süreler boyunca başka kişilere karşı ilgi duymayacak; başladığı an bunun doğru olup olmadığını tonlarca kez sorgulayıp geçmişte hem kendisine hem de karşısındakine yalan mı söylediğine dair rahatsızlık duyar. Aldatılma gibi kötücül bir eylem olmaması sebebiyle düşmanlık duyamaz. Tam performans kendine yüklenir. Düşmanca hisler beslemediği için çok ufak bir parçası hala onu anar olmuştur fakat bunun imkansızlığı hayat kadar gerçektir. Kim bilir ileride yaşayacağı ilişkilerde dahi aklında yer edinir? Üstelik reddedilme diğer iki eyleme nazaran toplumca daha utanç verici olarak yorumlanır. Aldatan kişi hakkında bir kamyon azığa alınmayacak şey, terk eden kişi hakkında da "boş ver kanka zaten orospuydu" denebiliyorken reddedilme bunlardan tamamen uzaktır. Hali hazırda sizin bu tip teselliler bir kulağınızdan girip diğerinden çıkar. "Bekarlık sultanlıktır." diye teselli edildiğinizde bunun çok yemek yediği için midesi ağrıyan birinin şikayeti olduğunu anlarsınız fakat reddedilenin karnı açtır. Sevginin ta kendisine.
Aldatılma, terk edilmeye nazaran daha kötücüldür çünkü en güvendiklerinizden birinin sizi kandırmış olmasını aklınız alamıyordur. Her ne kadar "Ben ne yaptım ki?" diye kendinizi sorgulasanız da suçu ona atmanız oldukça muhtemeldir ve hakkınızdır! Aldatmanın hiç bir meşru yanı olamaz, bu bir hak olarak görülemez. "Ufak kaçamaklar" gibi meşrulaştırılamaz ve aldatan kişi değersizdir. İş Aşk Felsefesinin sınırlarını aştığında bile bu eylem aşırı kötücüldür. En azından reddedilmede ve terk edilmede karşınızdaki kişi size doğruları söylemiştir. Aldatılan kişi yalanla karşı karşıyadır ve bu duyguyu tatmayan bir kişi için bile anlaşılacak bir yıkıcılıktadır. "O günlere lanet olsun!" denecek günlerin varlığı acıyı hafifletmelidir.
Terk edilme içlerindeki en az hüzünlü olandır çünkü olgun biri her şeyden önce değişimin değişken olduğunu bildiği için aşık olunan karakterin değişmiş olacağını ön görebilir. Yalanlar ve sahtekârlıklarla değil saf gerçeklerle yüz yüze oluşu acısını biraz daha hafifletmesinin yanı sıra kelimenin tam anlamıyla tüm sorunu kendine yüklemek zorunda değildir. Terk edilen kişi aldatılan biri gibi "Demek ki sevgisi yalanmış." diyebilir yine de kendisini aldatmayan biriyle birlikte olduğu için kendini ve sevdalısını tebrik etmelidir. Tesellileri aşırı klişedir fakat işe yarar. Daha iyi hissettirir diğerlerine nazaran gönderme yapma eşiği daha geniştir ve yeni insanlara yönelim daha az sancısız geçecektir. İlk aşamada "Madem öyle ben de can yakayım." gibi aptalca bir uğraşın içine girerler fakat bunun yanlışlığını görüp empati kurdukları anda bu gereksiz sevdadan vazgeçerler.
- Reddedilme ve terk edilme intikam gözetmez. Aldatılma gözetir. "İntikam almak" iyi midir kötü müdür bu tartışmaya hiç girmeyeceğim yine de reddedilen ve terk edilen kişi karşısındaki kişinin güzel, mutlu bir hayat geçirmesini pek tabi ki dileyebilir hatta bir nevi olması gereken budur. İş aldatılmaya geldiğinde farklılaşır çünkü kandırılan insanın öfkesi hiç bir şeye benzemez. Beddualar, iki yakası bir araya gelmesinler genellikle bu eylemin sonucu duyulan temennilerdir.
- Reddedilme ve aldatılma bütün tekrardan ilişki başlangıç olasılıklarını sıfıra çekerken terk edilmede çok ufak dahi olsa böyle bir ihtimale sahiptir. Elbette bu terk edilişe ve bireylerin erdemlerine bağlıdır. Benzer özelliklerde değindiğim şeyi hatırlıyor musunuz? "Bu eylemlerden sonra kişi ister istemez değişir." demiştim. Bu terk eden ve edilen kişinin ilişkilerinin devam etmesine de çok büyük etkisi olur. Olumlu veya olumsuz olmasına rağmen bizler olumsuzluk haberlerini daha çok alırız. Bunun sebebini gerçekten tam olarak bilemiyorum. Sunacak da bir argümanım yok dürüst olmak gerekirse.
(((Çok uzun olduğunu düşündüğüm için burada bırakıyorum. Umarım zevk alarak okumuşsunuzdur. Yazım yanlışı gördüğünüzde bildirmeyi ve fikirlerinizi söylemeyi sakın ihmal etmeyin. Sevgiyle kalın.)))
10 Kasım 2017 Cuma
10 Kasım Özel: Mustafa Kemal'siz Türkiye Korkunçluğu
Merhaba sevgili okurlarım nasılsınız? Bugün Türk ulusu adına üzücü bir gün. Kurucu lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışının 79. yıl dönümü. Onu hürmet ve rahmetle anıyorum.
Bugünkü yazımda onun olmadığı bir ulusun ilerleşiyini anternatif tarih tadında ütopik bir hikayeyle anlatmak istiyorum. Tarihi 1915'lere yani I. Dünya Savaşına geri sarıyoruz.
I. Dünya Savaşı Dönemi
İttifak ve İtilaf blokları aynı şekilde bölümlere ayrılmışken Osmanlı İmparatorluğu yine Almanya'nın yanında tam da alternatif olmayan tarhiteki amaçlarla savaşa girer. Cephe dağılımı yapıldıktan sonra Almanlardan alınan iki gemiyle gerekli bombalama işlemleri yapıldıktan sonra savaşta, İttifak bloğunda olduğumuzu resmen duyurduk.
Trablusgarp İtalyan'ların göz bebeği fakat İngilizler, İtalya'nın o denli gelişip büyümesini tabir-i caiz ise sömürgecilik yarışına yeni bir rakip istemezler. İtalya bir kaç kez gelip Trablusgarp için çalışmalarda ve ufak fetih hareketlerinde bulunur. Bunun kokusunu alan İngilizler tıpkı ileride de göreceğimiz "Arabistanlı Lawrence" vakasının bir benzerini bizim lehimize de olsa yapar. Çünkü Osmanlı'nın Arap kesimden alacağı "bağımsızlık yarası" tek başına dahi olsa İngilizlere yetecektir ve Trablusgarp'tan sırf İtalyanların almaması adına vazgeçebileceklerdir. Trablusgrap İngiliz casusların halkı ayaklandırmasıyla Osmanlı'da kalır.
İngilizler Çanakkale cephesine doğru ilerlemektedirler. Amaçları apaçık ortadadır; Çanakkale Boğazını kullanarak Rusya'ya ulaşmak ve gerek askeri gerek de teçhizat yardım yapmak. Osmanlı adına Çanakkale bir savunma savaşıdır ve düşman öteki tarafa geçmemelidir ki savaş İtilaf kesmine büyük bir darbe olsun. Akın akın Anzaklıyla gelen İngiliz kesmi stratejik bilgiye sahip olmayan acemi askerler, yetersiz imkanlar ve sayıca üstünlüğe sahip olmasıyla ezici bir üstünlükle Çanakkale'yi geçer. Nusret Mayın Gemisi bir tane mayın tutturamaz, Koca Seyit ve 51. Alay efsaneleri asla yaşanmaz.
İngilizlerin Çanakkale'yi geçmesiyle Rusya savaşa daha da güçlü girer. Rusya bir çarlık olarak kalır ve kısa süre içinde de yıkılmaz. Gizli kapaklı yapılan anlaşmalar da gün yüzüne çıkmadığı için İtalya mağdur edilir fakat artık her şey için çok geçtir. Rusya Çarlığının politikası elbette bellidir. Hem Slav'ları tek çatı altında toplamak için Balkanlardan hem de sıcak denizlere inmesi açısından Anadolu'nun doğusundan aynı anda aşağıya inerek Osmanlıyı büyük bir ikilemin içerisine sokar. İngilizler ilk aşamada bu fikre sıcak bakmasa da "hasta adam Osmanlı" için bunun son darbe olduğunu düşünür ve sesini çıkarmaz. Dönemin padişah ve vezir ekibi Balkanların kurulmasında karar kılar çünkü Almanya'dan gelecek her hangi bir yardım en kolay şekilde oraya yetişebilecektir. Nitekim sonuç tam da Osmanlı'nın ön gördüğü gibi olur Balkan ilerleyişinin sadece bir kısmını ufak Alman destekleriyle durdurabilen Osmanlı; Anadolu'nun doğusundan büyük feragat etmiştir.
Azınlıklar bu durumu fırsat bilip kendi ülkelerinin bağımsızlıkları adına İtilaf bloğunu resmen sıkıştırır. Amerika'dan onlar için er ya da geç güzel bir haber gelecektir fakat bunun gerçekleştirilmesi aktasılatacatır çünkü sömürü Avrupa'sının başı daha büyük bir beladadır o da Rusya. Avrupa'nın doğusunu resmen gümüş tepside sunan Osmanlı'dan sonra Rusya kendinde o gücü bulmuş olacak ki Musul kesmi için ufak planlar yapar. Fransa ve İngilitere buna kesin dille karşıdır ve Rusya'yı savaştan çıkarmak adına çalışmalara girişirler.
"Benim olmuyorsa kimsenin olmasın" politikası izleyen İngiltere tıpkı Trablusgarp'ta yaptığı gibi bölgede isyanlar çıkartır ve Rusların burada istenmediği vurgusu tüm kamuoyunca yapılır. "Özgürlük, bağımsızlık" gibi ahlaki ve hasas değerleri savunan kesimi sırf işlerine geldiği için savunan bir İtilaf devleti portresiyle karşı karşıya kalınmıştır. "Biz size bağımsızlık verdik, sizde bize toprak verin" yüzüne sahip olmak adına hep destek tam destek İtilaf devlet bloğu İtalya'nın ufak çomak sokuşlarıyla karşılaşsa da tereyağdan kıl çeker gibi bu işi de halleder.
I. Dünya Savaşı resmen bitmiş. İtalya istediğini alamamış, azınlıklar haklarının farkına varmışlar, Rus kesimi Arabistan'dan yavaş yavaş çekilmiş ve ne üzücüdür ki İttifak bloğu ağır yenilgiye uğramıştır. Bu da bizi I. Dünya Savaşı sonrası diplomasi dönemine götürür.
I. Dünya Savaşı Sonrası Diplomasi Dönemi
Wilson ilkeleri yayınlanmıştır. İtalyanları ve Rusları bölgeden def etmek amacıyla "özgürlük ve bağımsızlık" ilkelerini kullanan İngiltere ve Fransa mecburen Wilson'u tanıdığını ilan etmiştir. Bu sebepten ötürü savaş tazminatı almaz ve ilk aşamada toprak talep etmezler.
Yine de İngiltere'nin ve Fransa'nın henüz Anadolu üzerindeki planları bitmemiştir. Azınlık kesimin haklarını savunduğunu ileri sürerek İngizler, Yunanistan; Fransızlar da Ermenistan'ın kurulması üzerine çalışmalara başlarlar. Kağıt üzerine toprak paylaşımları tamamen Yunan ve Ermeni ırkları adına da görünse de işin iç yüzü tamamen farklı olup, İtilaf bloğunun yeni sömürü arayışından başka hiç bir şey değildir. Üstelik bu sözde bağımsızlık mücadelesi adına asla kendi insan gücünü kullanmayarak daha büyük bir kâr yaparlar. Şu an ki düzen onlar için ideal olmasa da Wilson tam da biçilmiş kaftandır ve bundan da sonra ne yapılacağı bellidir. Osmanlı'nın en verimli topraklarının azınlık hakkını olduğunu iddia ederek kraliçe adına oradaki doğal kaynakları kelimenin tam anlamıyla tüketmek.
Harb-i Muhavala (Deneme Savaşı) - Kurtuluş Savaşı Dönemi
Toplum bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır. O günün mühim yazarları ve düşünürleri gerek kitaplarla gerek dergilerle okura ulaşmaya çalışır fakat okuma-yazma bilen kişi sayısı nedeniyle bu sayı oldukça düşüktür. Osmanlı Devleti asıl gerçeklikteki gibi düşmana tamamen boyun eğmemiş ve kendi çabalarıyla Kurtuluş Savaşı yani benim alternatif gerçekliğimde "Harb-i Muhavala" yani Deneme Savaşı'nı başlatmıştır.
Başkenti İstanbul'dan ziyade daha iç kesimlere taşımak oldukça parlak bir fikirdir fakat gerek gelenekler adına gerek imkansızlıklar adına başkentin iç kesimlere taşınması fikri sürekli geciktirilir. Devletinin bağımsız olması adına canını ve malını feda etmeye hazır olan çokça genç iş başa düştü diyerek direnişi kendi adlarına meydanlara gösterirler. Yapılanın bir haksızlık olduğu, İtilaf bloğunun bunu tarih boyunca sıkça kez yaptığını ve tam da diyeceğim şey şudur ki geçmişteki referansları oldukça "kötücül" olduğu için bir sömürü olduğu vurgusu her daim yapılır. Ortada bir takım fikirler vardır fakat bunlar sismatik bir şekilde sıralanmadığı için ya da rasyonel filtrelerden geçmediği için olduğu gibi kabul edilirler ve bu yapı işlerin oldukça yavaşlamasına neden olur. Şaşırtıcıdır ki bir diğer meclis kurulmamasına rağmen Mondros Ateşkes Antlaşması İstanbul hükümetince imzalanmış, Sevr ise o topraklarda yaşayan toplum tarafından tanılmamıştır ve tam da o dönem anlam kazanarak tüm Dünya'ya yepyeni bir kavram öğretir: "halk iradesi."
Harb-i Muhavala fikir olarak Kurtuluş Savaşına çok benzese de düzensizlikten çok çeker. Milli değerlerin korunması için herkes seferber olmuştur. Ya da olmuş mudur acaba?
Halife hala aktif olarak rol oynar tabi buna aktiflik denirse. Müslüman Araplar asla ve asla Halife'nin sözünü dinlemez ve ümmetçilik fikri sarsıntıya uğramıştır. Bu fikri sağlamlaştıracağının sözünü veren ve kendini Mehdi ya da Ermiş olarak tanıtan Hoca Şükür Anadolu'ya damgasını vurur. Allah'ın kendisiyle doğrudan ilişki kurduğu yalanını topluma yurtturmasıyla işler tamamen sarpa sarar çünkü asıl amacı Halifelik ünvanını padişahtan alıp İslamiyet'ten tamamen uzak, hurefelerle dolu, sözde Allah'ın kuralları olan şeriat getirmeye çalışan çıkarcı bir sapkıntan ötesi değildir. Kendisinin ölümünün Osmanlı'nın sonunu getireceği batılına bir çok kişiyi inandıran Hoca Şükür resmen kendisine yapılacak olan suikast girişimlerini engeller.
"Allah bana buyurdu! Ey Anadolu halkı sözlerimi iyi dinleyin. Muhammed'in ümmeti tehlike altında dediler, haşa! Bunu dünyevi bir kaç sapkın haçlı Hristiyan mı yapacak? Elbette bunu engellemek ben Mehdi Hoca Şükür'e düşer. Ey Anadolu halkı! Evlerinizde bulunan her bir birey adına bana zekat veriniz ki Allah'a bunu dileğimizi hemen ileteyim. Şüphesiz ki o biz ümmeti için doğru olanı yapacak olandır."
Hoca Şükür'ün bu sözleri üzerine ona inanan bir çok Anadolu'lu zekatlarını verirler. Allah'a ulaşmak adına uzunca bir yolculuğa çıkacağını söyleyip Anadoluları terk eder. Hoş bir zenginlik ile "sapkın Hristiyan" topraklarına doğru yola çıkar ve savaşın kaybedileceğine kesin gözüyle bakar. Tam da bu nedenle kuracağı ilk ütopik devlet fikrinden vazgeçer. Hoca Şükür idealleri olan değil çıkarları olan bir şarlatan olarak Türk tarihinde anılır.
Düzensizlik beraberinde getirdiği kaos sebebiyle Harb-i Muhavala'da başarısız olunur. Ege'nin batısı kelimenin tam anlamıyla teslim edilir. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu toprakları Fransız Ermeni devleti için çoktan seçilmiştir bile. Rum kesim hiç vakit kaybetmeden İstanbul'a geri alarak Hristiyan geneliklerine son sürat devam eder. Ayasofya Kilisesi ibadete açılmıştır.
Harb-i Muhavala Diplomasi Dönemi
Kayıplar o kadar büyüktür ki bir sonraki yapılacak olan barış antlaşması resmen okumadan imzalanacaktır. Belli başlı istekler ve taviz verilmeyecek konular belirlenir.
Bugünkü yazımda onun olmadığı bir ulusun ilerleşiyini anternatif tarih tadında ütopik bir hikayeyle anlatmak istiyorum. Tarihi 1915'lere yani I. Dünya Savaşına geri sarıyoruz.
I. Dünya Savaşı Dönemi
İttifak ve İtilaf blokları aynı şekilde bölümlere ayrılmışken Osmanlı İmparatorluğu yine Almanya'nın yanında tam da alternatif olmayan tarhiteki amaçlarla savaşa girer. Cephe dağılımı yapıldıktan sonra Almanlardan alınan iki gemiyle gerekli bombalama işlemleri yapıldıktan sonra savaşta, İttifak bloğunda olduğumuzu resmen duyurduk.
Trablusgarp İtalyan'ların göz bebeği fakat İngilizler, İtalya'nın o denli gelişip büyümesini tabir-i caiz ise sömürgecilik yarışına yeni bir rakip istemezler. İtalya bir kaç kez gelip Trablusgarp için çalışmalarda ve ufak fetih hareketlerinde bulunur. Bunun kokusunu alan İngilizler tıpkı ileride de göreceğimiz "Arabistanlı Lawrence" vakasının bir benzerini bizim lehimize de olsa yapar. Çünkü Osmanlı'nın Arap kesimden alacağı "bağımsızlık yarası" tek başına dahi olsa İngilizlere yetecektir ve Trablusgarp'tan sırf İtalyanların almaması adına vazgeçebileceklerdir. Trablusgrap İngiliz casusların halkı ayaklandırmasıyla Osmanlı'da kalır.
İngilizler Çanakkale cephesine doğru ilerlemektedirler. Amaçları apaçık ortadadır; Çanakkale Boğazını kullanarak Rusya'ya ulaşmak ve gerek askeri gerek de teçhizat yardım yapmak. Osmanlı adına Çanakkale bir savunma savaşıdır ve düşman öteki tarafa geçmemelidir ki savaş İtilaf kesmine büyük bir darbe olsun. Akın akın Anzaklıyla gelen İngiliz kesmi stratejik bilgiye sahip olmayan acemi askerler, yetersiz imkanlar ve sayıca üstünlüğe sahip olmasıyla ezici bir üstünlükle Çanakkale'yi geçer. Nusret Mayın Gemisi bir tane mayın tutturamaz, Koca Seyit ve 51. Alay efsaneleri asla yaşanmaz.
İngilizlerin Çanakkale'yi geçmesiyle Rusya savaşa daha da güçlü girer. Rusya bir çarlık olarak kalır ve kısa süre içinde de yıkılmaz. Gizli kapaklı yapılan anlaşmalar da gün yüzüne çıkmadığı için İtalya mağdur edilir fakat artık her şey için çok geçtir. Rusya Çarlığının politikası elbette bellidir. Hem Slav'ları tek çatı altında toplamak için Balkanlardan hem de sıcak denizlere inmesi açısından Anadolu'nun doğusundan aynı anda aşağıya inerek Osmanlıyı büyük bir ikilemin içerisine sokar. İngilizler ilk aşamada bu fikre sıcak bakmasa da "hasta adam Osmanlı" için bunun son darbe olduğunu düşünür ve sesini çıkarmaz. Dönemin padişah ve vezir ekibi Balkanların kurulmasında karar kılar çünkü Almanya'dan gelecek her hangi bir yardım en kolay şekilde oraya yetişebilecektir. Nitekim sonuç tam da Osmanlı'nın ön gördüğü gibi olur Balkan ilerleyişinin sadece bir kısmını ufak Alman destekleriyle durdurabilen Osmanlı; Anadolu'nun doğusundan büyük feragat etmiştir.
Azınlıklar bu durumu fırsat bilip kendi ülkelerinin bağımsızlıkları adına İtilaf bloğunu resmen sıkıştırır. Amerika'dan onlar için er ya da geç güzel bir haber gelecektir fakat bunun gerçekleştirilmesi aktasılatacatır çünkü sömürü Avrupa'sının başı daha büyük bir beladadır o da Rusya. Avrupa'nın doğusunu resmen gümüş tepside sunan Osmanlı'dan sonra Rusya kendinde o gücü bulmuş olacak ki Musul kesmi için ufak planlar yapar. Fransa ve İngilitere buna kesin dille karşıdır ve Rusya'yı savaştan çıkarmak adına çalışmalara girişirler.
"Benim olmuyorsa kimsenin olmasın" politikası izleyen İngiltere tıpkı Trablusgarp'ta yaptığı gibi bölgede isyanlar çıkartır ve Rusların burada istenmediği vurgusu tüm kamuoyunca yapılır. "Özgürlük, bağımsızlık" gibi ahlaki ve hasas değerleri savunan kesimi sırf işlerine geldiği için savunan bir İtilaf devleti portresiyle karşı karşıya kalınmıştır. "Biz size bağımsızlık verdik, sizde bize toprak verin" yüzüne sahip olmak adına hep destek tam destek İtilaf devlet bloğu İtalya'nın ufak çomak sokuşlarıyla karşılaşsa da tereyağdan kıl çeker gibi bu işi de halleder.
I. Dünya Savaşı resmen bitmiş. İtalya istediğini alamamış, azınlıklar haklarının farkına varmışlar, Rus kesimi Arabistan'dan yavaş yavaş çekilmiş ve ne üzücüdür ki İttifak bloğu ağır yenilgiye uğramıştır. Bu da bizi I. Dünya Savaşı sonrası diplomasi dönemine götürür.
I. Dünya Savaşı Sonrası Diplomasi Dönemi
Wilson ilkeleri yayınlanmıştır. İtalyanları ve Rusları bölgeden def etmek amacıyla "özgürlük ve bağımsızlık" ilkelerini kullanan İngiltere ve Fransa mecburen Wilson'u tanıdığını ilan etmiştir. Bu sebepten ötürü savaş tazminatı almaz ve ilk aşamada toprak talep etmezler.
Yine de İngiltere'nin ve Fransa'nın henüz Anadolu üzerindeki planları bitmemiştir. Azınlık kesimin haklarını savunduğunu ileri sürerek İngizler, Yunanistan; Fransızlar da Ermenistan'ın kurulması üzerine çalışmalara başlarlar. Kağıt üzerine toprak paylaşımları tamamen Yunan ve Ermeni ırkları adına da görünse de işin iç yüzü tamamen farklı olup, İtilaf bloğunun yeni sömürü arayışından başka hiç bir şey değildir. Üstelik bu sözde bağımsızlık mücadelesi adına asla kendi insan gücünü kullanmayarak daha büyük bir kâr yaparlar. Şu an ki düzen onlar için ideal olmasa da Wilson tam da biçilmiş kaftandır ve bundan da sonra ne yapılacağı bellidir. Osmanlı'nın en verimli topraklarının azınlık hakkını olduğunu iddia ederek kraliçe adına oradaki doğal kaynakları kelimenin tam anlamıyla tüketmek.
Harb-i Muhavala (Deneme Savaşı) - Kurtuluş Savaşı Dönemi
Toplum bir şeylerin ters gittiğini anlamıştır. O günün mühim yazarları ve düşünürleri gerek kitaplarla gerek dergilerle okura ulaşmaya çalışır fakat okuma-yazma bilen kişi sayısı nedeniyle bu sayı oldukça düşüktür. Osmanlı Devleti asıl gerçeklikteki gibi düşmana tamamen boyun eğmemiş ve kendi çabalarıyla Kurtuluş Savaşı yani benim alternatif gerçekliğimde "Harb-i Muhavala" yani Deneme Savaşı'nı başlatmıştır.
Başkenti İstanbul'dan ziyade daha iç kesimlere taşımak oldukça parlak bir fikirdir fakat gerek gelenekler adına gerek imkansızlıklar adına başkentin iç kesimlere taşınması fikri sürekli geciktirilir. Devletinin bağımsız olması adına canını ve malını feda etmeye hazır olan çokça genç iş başa düştü diyerek direnişi kendi adlarına meydanlara gösterirler. Yapılanın bir haksızlık olduğu, İtilaf bloğunun bunu tarih boyunca sıkça kez yaptığını ve tam da diyeceğim şey şudur ki geçmişteki referansları oldukça "kötücül" olduğu için bir sömürü olduğu vurgusu her daim yapılır. Ortada bir takım fikirler vardır fakat bunlar sismatik bir şekilde sıralanmadığı için ya da rasyonel filtrelerden geçmediği için olduğu gibi kabul edilirler ve bu yapı işlerin oldukça yavaşlamasına neden olur. Şaşırtıcıdır ki bir diğer meclis kurulmamasına rağmen Mondros Ateşkes Antlaşması İstanbul hükümetince imzalanmış, Sevr ise o topraklarda yaşayan toplum tarafından tanılmamıştır ve tam da o dönem anlam kazanarak tüm Dünya'ya yepyeni bir kavram öğretir: "halk iradesi."
Harb-i Muhavala fikir olarak Kurtuluş Savaşına çok benzese de düzensizlikten çok çeker. Milli değerlerin korunması için herkes seferber olmuştur. Ya da olmuş mudur acaba?
Halife hala aktif olarak rol oynar tabi buna aktiflik denirse. Müslüman Araplar asla ve asla Halife'nin sözünü dinlemez ve ümmetçilik fikri sarsıntıya uğramıştır. Bu fikri sağlamlaştıracağının sözünü veren ve kendini Mehdi ya da Ermiş olarak tanıtan Hoca Şükür Anadolu'ya damgasını vurur. Allah'ın kendisiyle doğrudan ilişki kurduğu yalanını topluma yurtturmasıyla işler tamamen sarpa sarar çünkü asıl amacı Halifelik ünvanını padişahtan alıp İslamiyet'ten tamamen uzak, hurefelerle dolu, sözde Allah'ın kuralları olan şeriat getirmeye çalışan çıkarcı bir sapkıntan ötesi değildir. Kendisinin ölümünün Osmanlı'nın sonunu getireceği batılına bir çok kişiyi inandıran Hoca Şükür resmen kendisine yapılacak olan suikast girişimlerini engeller.
"Allah bana buyurdu! Ey Anadolu halkı sözlerimi iyi dinleyin. Muhammed'in ümmeti tehlike altında dediler, haşa! Bunu dünyevi bir kaç sapkın haçlı Hristiyan mı yapacak? Elbette bunu engellemek ben Mehdi Hoca Şükür'e düşer. Ey Anadolu halkı! Evlerinizde bulunan her bir birey adına bana zekat veriniz ki Allah'a bunu dileğimizi hemen ileteyim. Şüphesiz ki o biz ümmeti için doğru olanı yapacak olandır."
Hoca Şükür'ün bu sözleri üzerine ona inanan bir çok Anadolu'lu zekatlarını verirler. Allah'a ulaşmak adına uzunca bir yolculuğa çıkacağını söyleyip Anadoluları terk eder. Hoş bir zenginlik ile "sapkın Hristiyan" topraklarına doğru yola çıkar ve savaşın kaybedileceğine kesin gözüyle bakar. Tam da bu nedenle kuracağı ilk ütopik devlet fikrinden vazgeçer. Hoca Şükür idealleri olan değil çıkarları olan bir şarlatan olarak Türk tarihinde anılır.
Düzensizlik beraberinde getirdiği kaos sebebiyle Harb-i Muhavala'da başarısız olunur. Ege'nin batısı kelimenin tam anlamıyla teslim edilir. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu toprakları Fransız Ermeni devleti için çoktan seçilmiştir bile. Rum kesim hiç vakit kaybetmeden İstanbul'a geri alarak Hristiyan geneliklerine son sürat devam eder. Ayasofya Kilisesi ibadete açılmıştır.
Harb-i Muhavala Diplomasi Dönemi
Kayıplar o kadar büyüktür ki bir sonraki yapılacak olan barış antlaşması resmen okumadan imzalanacaktır. Belli başlı istekler ve taviz verilmeyecek konular belirlenir.
- İç ve dış işlerinde tam bağımsız.
- Her ay ya da yıl ödenecek üstü kapalı sömürü fikrine kapılar sert kapalı.
- Halk dini her neyse onu yaşamaya devam edecek.
- Hoca Şükür geri verilecek.
"Lozan"da antlaşma adına masaya oturulur. Osmanlı padişahı ve halifesi sıfatıyla I. Hakan salona teşrif etmişlerdir. Monarşinin tam gaz devam edeceği sinyalleri burada verilmiştir. İşte bu alternatif gerçeklikte Lozan gerçekten de hezimettir. Taviz verilmeyecek dört konudan da taviz verilir ve Lozan'ın en kilit 4 maddesi şöyledir.
- Yeni Osmanlı Devleti iç-dış işlerinde İngiliz Yunanistan ve Fransız Ermeni Devletlerine sürekli bilgi vermek zorundadır.
- Yılda 2 defaya mahsus olmak üzere "Azınlıkların ezilme hakkı" adında ödemeler yapılacaktır.
- Komşu ülkelerin ülkenize gelmesinden ötürü İslami motiflere bir takım kısıtlamalar gelecektir.
- Hoca Şükür denilen kişi hiç var olmamış ve Anadolu halkının işleri batlamak için uydurduğu bir karakterden öte biri değildir.
Günümüzün İç Anadolu ve Karadeniz'in ortasının birazına sahip olan "Yeni Osmanlı Devleti" bu kısıtlamalarla kurulur. Yönetimi monarşi, peki ya alfabesi?
Yeni Osmanlı Devletinin İstatiksel Verileri
- Devletin adı: Yeni Osmanlı Devleti
- Yönetim: Monarşi
- Para birimi: Akçe (hâlâ)
- Dini: İslam (tabi ki buna İslamiyet denirse, ezan Türkçe bile değil. OKUNMUYOR.)
- Alfabe: Arap harfleri
- Okur-yazar oranı: %45
- Marş: Mehter (aynen tam bağımsızız ya marşımız eksikti)
- Nufüs: Yaşlı nüfus gençlere nazaran çok daha fazla.
- İntihar oranları: Halkın ölümlerinin %27'si intihar. İlk sırada hastalık bulunuyor, intihar altıncı sırada.
- Eğitim: Medrese ve çarptırmalı dini eğitim. Komşu ülkelerin müfredaata karışma ihtimalleri var.
- Gelir kaynağı: Buğday, hayvancılık, sosyal bilimler
- Giderler: İki yılda bir verilen "azınlık ezilme hakkı", teknoloji ve işlenmiş ürün.
Sana minettarız Ata'm.
(Bu alternatif tarihte günümüzde olan hadiselerle farklar nelerdir diye soracak olursanız:
- Trablusgarp'ın savunması tamamen yabancı kaynaklı oluşu.
- Çanakkale Savaşı'nın kaybı.
- Çarlık Rusya'nın yıkılmayışı.
- Daha güçlü Rusya'nın savaşa tam performans dahil olması.
- Rusya'nın savaştan çekilmemesi nedeniyle gizli anlaşmaların ifşa olmayışı.
- Balkanların korunması adına Almanlardan ufak yardımlar alınışı.
- İtilaf bloğunun Wilson ilkelerini tanımaları.
- İtalya'nın hala İtilaf bloğunda olması.
- Harb-i Muhavala sadece bir deneme olarak kalması, icrate geçilememe.
- Hoca Şükür: İnsanların dini yönlerini sömüren çıkarcı hayali karakter.
- Rum kesiminin İstanbul'a yerleşmesi ve Ayasofya Kilisesi'ni kurması.
- Lozanın GERÇEKTEN hezimet olması.
Bir sonraki yazıya kadar kendinize iyi bakın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)